Türkiye Siyasetinde Kuvvetler Ayrılığı İlkesi

tarafından
8
Türkiye Siyasetinde Kuvvetler Ayrılığı İlkesi

düşün Bildiri

ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu

ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu olarak, öncelikle bize sunum yapma imkanı sağlayan Bilkent Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu’na teşekkür ederiz. Yoğun bir gündemi olan ülkemizde 17 Aralık sonrasında yaşanan gelişmeler, adli kolluk yönetmeliği, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), internet kullanımı gibi konularda yapılan yasal düzenlemeler ve iktidarın her alana müdahale eden tutumu bugün demokrasimiz açısından endişe vericidir. Bu bağlamda, demokratikleşme açısından büyük öneme sahip yargı bağımsızlığını koruma altına alan, yarattığı fren-denge mekanizmasıyla iktidarın ilgi alanı dışındaki konulara müdahale etmesini ve dolayısıyla otoriter bir yönetimin oluşmasını engelleyen güçler ayrılığı ilkesinin anlaşılması büyük önem taşımaktadır. Sunumumuzda, öncelikle güçler ayrılığı ilkesine neden ihtiyaç duyulduğunu, ardından bu ilkenin tarihte nasıl bir gelişim gösterdiğini ve son olarak bugün güçler ayrılığı ilkesinin ihlali kapsamında yaşanan gelişmeleri değerlendireceğiz. Geçmişte, toplumsal hayatın gelişmesiyle birlikte kişilerarası iletişim bir gereklilik haline gelmiştir. Bu iletişim kaygısı sonucunda da çeşitli kurallara ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır. Bu nedenle, insanların ihtiyaçları doğrultusunda gündelik hayatın işleyişinin düzene oturtulabilmesi için “devlet” kavramı ortaya çıkmıştır. Devlet gücünün işlevsel olarak bölünmesi veya eşyanın doğasından kaynaklandığı şekli ile topluluk halinde yaşamanın getirdiği düzen ihtiyacı, bunu karşılamak için konulması gereken kurallar, düzenleme yapma ve kural koyma işlevinin gereğini ortaya çıkarmıştır.1 Bu durumda da kuralların uygulamasının ve denetiminin kim tarafından yapılacağı sorunsalı ortaya çıkmıştır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi de bu sorunsalı aydınlatabilmek adına geliştirilmiştir.

Tarih boyunca nasıl bir devlet yapısı olması gerektiğiyle ilgili Platon’dan Aristo’ya, Machievelli’den Hobbes’a, Rousseau’ya kadar pek çok filozof ve düşünür çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Devlet yapısına dair bir düzenleme öne süren kuvvetler ayrılığı ise ilk olarak basit seviyede, Aristo tarafından “devletin faaliyetlerini üçe ayırarak her faaliyetin farklı bir organa verilmesi gerekliliği” şeklinde ortaya konmuştur.2 Daha sonra pek çok düşünür bu ilkenin gelişimine katkıda bulunmuş, fakat özellikle iki isim kuvvetler ayrılığı ilkesinin geliştirilmesinde ön plana çıkmıştır: John Locke ve Charles-Louis de Secondat Baron de la Brète et de Montesquieu.

John Locke’a göre insanlığın iki evresi vardır: doğal yaşam evresi ve siyasal toplum evresi. Eşit ve özgür bir bireyin doğal yaşamdan çıkmak istemesinin tek nedeni güvenlik ihtiyacı olmuş tur. Doğal yaşam (ilkel toplum); can güvenliğinin ve mülkiyet hakkının korunması hususunda bir güvence sağlayamadığı için insanlar yasalara ihtiyaç duymaya başlamışlardır. Bu noktada da bir “Toplumsal Sözleşme” hazırlayarak doğal yaşama son vermişler ve siyasal topluma (uygar toplum) evrilmişlerdir. Siyasal toplumun doğuşu, özgür insanların istek ve iradesine dayanmaktadır ve bu insanlar çoğunluğun iradesine uymayı kabul etmişlerdir. Bu noktada da yasa koyucu bir gruba ihtiyaç duyulmuş ve “siyasal iktidar/yasama iktidarı” kavramı ortaya çıkmıştır. Bahsettiğimiz bu siyasal iktidar ise kişilerin siyasal toplumu kurarken bıraktıkları hak ve yetkilere sahiptir.3 Bu yetkiler de sadece kamu yararına kullanılabilir.

Locke’a göre siyasal iktidar, toplumu halkın koyduğu kurallara göre yönetecektir.4 Ancak denetimin sağlanabilmesi ve meşru yönetimin gayri meşrulaşmaması için kuralların, yasa koyucular (yasama iktidarı) yerine başka bir kurum tarafından uygulanması gerekmektedir. Çünkü uygar toplumda üç tehlike mevcuttur: Yasamanın yürütmeyi ele geçirmesi durumu ya da tam tersi, yasamanın ve yürütmenin kendilerini yasalardan muaf tutmaları ve yasaların kişisel yararlara göre yapılıp uygulanması.5 Tüm bu tehlikeler göz önünde bulundurulduğunda eşit ve özgür bireylerin yasama iktidarına devrettikleri yetkilerin sınırlarının aşılmaması ve yönetimin zorbalaşmaması adına kuvvetler ayrılığı ilkesine ihtiyaç duyulmaktadır. Böylece kuvvetler ayrımı, yasama ve yürütme erklerinin yasamayı ve yürütmeyi genel yarardan özel çıkara saptırmamaları için, erklerin bölünmesini ve birbirlerini denetlemelerini sağlamak için, ayrı kişi ya da kurullara verilmesi olarak belirir.6 Bu bağlamda siyasal iktidarın üç erki bulunmaktadır: yasama, yürütme ve konfederatif erk. Yasama organı toplumda herkesin uyacağı kuralları belirlemektedir. Yürütme organı ise yasamanın oluşturduğu yasaları uygulamakla yükümlüdür. Konfederatif erk ise ülkenin savaş ve barış durumunu, dış ilişkilerini ve antlaşmaları düzenlemektedir. Locke, kuvvetler ayrılığı ilkesini açıklarken yargı organını ele almamıştır. Çünkü onun zamanında yargıçlar özerk bir statüdedir.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin ortaya çıkmasında önemli rol oynayan bir diğer Aydınlanma düşünürü Montesquieu ise yasa kavramını “eşyanın tabiatından doğan zorunlu ilişkiler”7 olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda yasaların kaynağı “akıl”dır ve yasalar akıl ile diğer varlıklar arasındaki ilişkidir. Tıpkı Locke gibi Montesquieu de insanların öncelikli ihtiyaçlarının “güvenlik” olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle de güvenlik öncelikli olarak barış ile sağlanır ve barış ilk yasadır. Barışın sağlanabilmesi için de özgürlük kavramı büyük önem taşımaktadır. Montesquieu’ye göre özgürlük ancak ılımlı yönetimlerde bulunur ve bu yönetimlerde iktidarın kötüye kullanılması engellenmelidir. Çünkü iktidar sahibi herkesin, bu gücü kötüye kullanmaya yatkın olduğu ve iktidarını durduracak bir sınır bulana dek ilerleyeceği de bilinen bir gerçektir.8 İktidarın kötüye kullanılmasının engellenmesi için de her devlette bulunan yasama, yürütme ve yargı organlarının farklı kimselerce yönetilmesini öngören “kuvvetler ayrılığı ilkesi” gerekmektedir. Bir önceki cümlede adı geçen kuvvetler değerlendirildiğinde ise Locke’dan farklı olarak Montesquieu’nün üçüncü bir organ olarak yargıyı belirlediği ve günümüzde de geçerli olan güçler ayrılığı ilkesinin temellerini attığı görülmektedir.

Montesquieu’nün belirlediği organların görevleri ise Locke’unki ile benzerlik göstermektedir. Yasama organı yasa yapmakla, yürütme organı savaşa ve barışa karar vermekle, yabancı ülkelerle temsiliyet bazında görüşme yapmakla ve güvenliği sağlamakla, yargı ise suçluları cezalandırmakla ve anlaşmazlıkları çözmekle yükümlüdür. Özgürlük ise bu erklerin birbirinden ayrılmalarına bağlıdır. Yasama gücü halktadır; ancak halk, temsilcileri aracılığıyla yapmak istediklerini yapmaktadır. Yürütme gücü ise kralın elinde olmalıdır. Bu doğrultuda Montesquieu’nün ortaya koyduğu yasama-yürütme ilişkisi incelendiğinde yürütmenin yasamayı denetleme hakkının olduğu ancak yasamanın hiçbir şekilde yürütme üzerinde söz hakkı olmadığı görülmektedir. Yasama yürütmeyi denetleyebilir, fakat yasaların uygulamasında bir sıkıntı söz konusu ise bu durum kraldan değil, uygun danışmanların seçilmemiş olmasından kaynaklanmaktadır ve danışmanlar suçlanmalıdır/cezalandırılmalıdır. Montesquieu’nün geliştirdiği kuvvetler ayrımı düşüncesinin etkisiyle de, 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde şu ifade yer almıştır: “Kuvvetlerin ayrılmadığı ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı yerde anayasa yoktur.”9 Bu bağlamda değerlendirildiğinde daha özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik bir toplum yapısının oluşturulabilmesi için kuvvetlerin ayrılığı büyük önem taşımaktadır.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin çıkış sürecini inceledikten sonra bu kuvvetlerin birbirlerine göre olan durumlarının ortaya koyduğu rejimlerden bahsetmemiz gerektiğini düşünmekteyiz. Bu noktada Tarık Zafer Tunaya, kuvvetler arasında yasama ile yürütme organlarının yargıdan daha önemli görüldüğünü; çünkü bu iki organ arasındaki ilişkinin rejimin niteliğini belirlediğini vurgulamıştır.10 Bu ilişki de kuvvetlerin karışımı (kuvvetler birliği) ve kuvvetler ayrılığı olmak üzere iki farklı rejim türü oluşturmaktadır.

İlk olarak kuvvetler birliğine baktığımızda; kuvvetlerin farklı organlara verildiğini; ancak birinin diğerlerine üstün olduğunu görmekteyiz. Bir başka deyişle kuvvetlerden biri diğerlerini içermektedir. Kuvvetler birliği rejimleri yasamanın üstün olduğu ve yürütmenin üstün olduğu rejimler olmak üzere iki başlık altında toplanmaktadır. Yürütmenin üstün olduğu rejimlere mutlak monarşi ve diktatörlükler örnek gösterilmektedir. Mutlak monarşide hükümdar yetkisini metafizik bir güçten almaktadır ve kuvvetlerin tümünü elinde bulundurur. Diktatör rejimlerde ise bir kişi iktidarın tümünü ele geçirir ve tek egemen odur. Yasamanın üstün olduğu rejimlere ise “meclis hükümeti” örnek gösterilmektedir. Meclis hükümeti sistemine ise 23 Nisan 1920 tarihinde kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti örneğini vermek mümkündür. Bugün ise meclis hükümeti rejiminin uygulandığı ülke olarak İsviçre karşımıza çıkmaktadır.

Kuvvetler birliği rejimlerinden bahsettikten sonra, sert ve yumuşak olmak üzere ikiye ayrılan kuvvetler ayrılığı rejimlerinden bahsetmekte fayda görmekteyiz. Öncelikle sert kuvvetler ayrılığı rejimlerini ele alacak olursak, bu rejimler meşrutiyet, başkanlık sistemi ve başkancı rejimler olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Meşruti yönetimlerde hükümdar yürütmeyi, halk seçimiyle oluşan parlamento da yasamayı temsil etmektedir. Bu kısımda değerlendirilmesi gereken bir diğer sistem de başkanlık sistemidir. Bu sisteme baktığımızda ise yasama ve yürütmenin birbirleri üzerinde baskı kuramayacak şekilde birbirlerinden ayrıldıkları görülmektedir. Meclisin başkanı düşürme, başkanın da meclisi feshetme yetkisi yoktur. Kısacası başkanlık rejimi, yasama-yürütme arasında, her iki organın birbirine karşı bağımsızlıklarını sağlayacak bir dengeye dayanır.11 Yargı da kuvvetler birliği sistemlerinden farklı olarak bu iki kuvvetin yanında onlara karşı söz söyleyebilecek kadar güçlüdür. Başkancı sistemler ise başkanlık sistemindeki bu denge durumunun bozularak yürütme organının doğrudan doğruya güçlendirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Brezilya, Bolivya ve Arjantin başkancı sistemin hakim olduğu yönetimlere örnek teşkil etmektedir.

Kuvvetlerin keskin bir şekilde ayrıldığı ve aralarındaki dengenin bu keskin ayrıma bağlı olduğu sert kuvvetler ayrılığı rejimlerinin yanı sıra bir de kuvvetlerin tek elde toplanmadan işbirliği içerisinde çalışmasını öngören yumuşak kuvvetler ayrılığı rejimi bulunmaktadır. Yumuşak kuvvetler ayrılığı rejimine ise parlamenter sistemler örnek olarak gösterilmektedir. Klasik anlamdaki parlamenter rejimin dört temel özelliği bulunmaktadır: çoğulculuk, yasamayürütme arasındaki eşitlik ve denge, işbirliği, yasama-yürütme arasında birbirini karşılıklı etkileme ve frenleme olanakları.12 Bugün klasik parlamenter rejimin bu dört temel özelliği hala geçerli bulunmaktadır. Bu özellikler çerçevesinde değerlendirdiğimizde ise parlamentarizmin demokratik bir düzen açısından önem taşıdığını görmekteyiz.

Yukarıda bahsettiğimiz sert ve yumuşak kuvvetler ayrılığı rejimlerinin yanı sıra bir de, sert kuvvetler ayrılığına dayanan başkanlık sistemiyle, yumuşak kuvvetler ayrılığına dayanan parlamenter sistemin karışımı niteliğinde olan yarı-başkanlık sistemi bulunmaktadır. Bu sistemde, öncelikli olarak devlet başkanının kontrolünde olan yürütmenin yetkileri genişletilerek yürütme güçlü bir duruma getirilmektedir.13 Yani parlamenter sistemdeki gibi, devlet başkanının gücü sembolik değildir. Bunun yanında, çalışmaları aksatarak karar alma sürecini uzatmaması için parlamentonun yetkileri bir noktaya kadar kısıtlanmıştır. Yarı başkanlık sisteminin yukarıda saydığımız özelliklerinden ötürü bu sistemde de bir fren denge mekanizması bulunmaktadır.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin gelişimini, özelliklerini ve uygulanışını inceledikten sonra, bu ilke doğrultusunda ülkemizin durumunu kendi tarihi süreci içerisinde değerlendirmekte fayda görmekteyiz. Bu noktada ülkemizde yaşanan güncel birtakım sorunların daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle kuvvetler ayrılığı ilkesinin ülkemizdeki tarihsel gelişimine bakmak gerekmektedir. Tanzimat Dönemi, çoğunluğu bürokrasiden ve devlet memurluğundan gelen küçük bir seçkinler grubu yetiştirmiştir. Bu seçkinlerce devletin kurtuluşu batılı devletlerin hızına yetişmede ve bu doğrultuda da batılı anayasa biçimlerinin benimsenmesiyle yöneticilerin davranışlarını düzenleyecek kural koyucu kurumların kurulmasında görülmüştür. Bu bağlamda 1876 yılında tarihimizdeki ilk anayasa olan Kanun-i Esasi yapılmış ve I. Meşrutiyet Dönemi başlamıştır. Kanun-i Esasi’yle birlikte Meclis-i Umumi denilen çift meclisli bir yapıya geçilmiştir. Bu yapı da meclis Heyet-i Ayan ve Heyet-i Mebusan şeklinde iki kola ayrılmıştır. Heyet-i Ayan üyeleri, Padişah tarafından ömür boyu görevde kalmak üzere atanmaktadır, Heyet-i Mebusan üyelerininse halk tarafından seçilmesi öngörülmektedir. Bu uygulamaya dayanarak I. Meşrutiyet’le birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nda parlamenter rejime geçildiğini söylemek mümkündür; ancak bu rejimin niteliği gerçek anlamda bir parlamenter rejim ortaya koymamaktadır. Başta İngiltere olmak üzere, çeşitli ülkelerdeki uzun uygulamalardan sonra belirli bir nitelik kazanmış olan parlamenter sistemin temel özelliği, seçime dayanan ve az çok temsil niteliği olan bir parlamentoya karşı sorumlu bir hükümetin bulunmasıdır.14 Heyet-i Ayan’ın atamayla kurulması ve Heyet-i Mebusan’ın gerçek anlamda bir seçime dayalı olmayışı, ilk Osmanlı anayasasının öngördüğü sistemin parlamenter bir sistem olarak görülemeyeceğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, yasamayı elinde bulunduracak kişilerin de yürütme tarafından belirlenmesi kuvvetler ayrılığının mevcut olmadığını göstermektedir. I. Meşrutiyet’ten farklı olarak, II. Meşrutiyet’te en azından biçimsel bir parlamenter sistemden bahsetmek mümkündür. 1909’da Kanuni Esasi’nin güvencesiz bulunduğu gerekçesiyle anayasa değişikliğine gidilmiştir ve ilk kez parlamenter rejim getirilmiştir.15 Bu bağlamda, parlamentoya sunulacak yasa önerilerinde padişahın onayını alma zorunluluğu ve sürgün yetkisi kaldırılmış, padişah tarafından alınan fesih kararının Ayan Meclisi’nden onay alması gerekliliği gelmiştir.16 Bunun yanında bakanlar Meclis-i Mebusan’a karşı sorumlu tutulmuştur. Bu doğrultuda baktığımızda kuvvetler ayrılığının hayata geçirildiğini söylemek mümkündür. Ancak Balkan ve Trablus Savaşları ile birlikte karışan siyasi ortamda gitgide sertleşen ve hatta otoriterleşen İttihat ve Terakki’nin fesih yetkisini kolaylaştıracak anayasal değişikliklere gitmesi kuvvetler ayrılığı ilkesinin o dönemde de sağlıklı bir biçimde işlemediğini ortaya koymaktadır. 1920-1923 arasında kurulan TBMM hükümeti ise daha önceden de bahsedildiği gibi bir meclis hükümeti sistemidir ve bu nedenle kuvvetler ayrılığı bulunmamaktadır. Ancak bu noktada dönemin koşullarını iyi tayin etmek gerekmektedir. Bu doğrultuda, 1920-1923 arası süreç savaş dönemi olduğundan karar alma sürecinin olabildiğince hızlandırılması gerekmiş, bu nedenle de kuvvetler birliğine ihtiyaç duyulmuştur. Fakat buradaki kuvvetler birliğinin niteliğini de ortaya koymak gerekmektedir; çünkü bu dönemde yukarıda da bahsettiğimiz gibi yasamanın üstünlüğüne dayalı bir kuvvetler birliği söz konusudur. Yani bir meclis üstünlüğü bulunmaktadır ve bu noktada da halkın iradesi esas alınmıştır. Bu uygulamayla da, Cumhuriyet’in ilanından sonra adım adım kuvvetler ayrılığına geçişin kolaylaştırılması amaçlanmıştır. Bu bağlamda demokratikleşmenin ana unsurlarından halk iradesinin 1921 Anayasası’yla birlikte hayata geçtiğini söylemek doğru olacaktır. Kısacası TBMM Hükümeti döneminde Montesquieu’nün öngördüğü kuvvetler ayrılığına dayanan “denge” durumu söz konusu değilse de, Rousseau’nun ortaya koyduğu halkın egemenliğine dayanan “genel irade” kavramının ön plana çıktığını görmekteyiz. 1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun kurduğu yapının ise, konvansiyonel -parlamenter arası bir niteliğe sahip olduğu söylenebilir.17 Kuvvetler ayrılığı devlet düzenine ise 1961’de hazırlanan anayasa ile geçilmiştir. 1961 Anayasası’nın 5., 6. ve 7. maddeleri bu sistemi en kısa çizgileriyle ortaya koymuştur: “Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir… Yürütme görevi, kanunlar çerçevesinde Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından yerine getirilir… Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.”18 Bu bağlamda, yargı organının içinde bulunan Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kurumları yasama ve yürütme organlarını denetlemektedir. 1982 Anayasası’yla ise devlet sisteminde köklü bir değişiklik olmamıştır. Kuvvetler bağlamında değerlendirildiğinde de daha önceden sembolik bir yeri olan Cumhurbaşkanı’nın artık sembolik sayılamayacak derecede yetkilerinin artırılmış olduğu görülmektedir. Ancak bu yetki artırımı rejimi parlamentarizmden uzaklaştırarak başkanlığa veya yarı-başkanlığa vardıracak nitelikte olmamıştır. Bunun yanında yargı organı açısından bakacak olursak; 1982 Anayasası’yla yargı denetiminin de zayıflatılmış olduğunu görmekteyiz. Yargı denetiminin zayıflatılması da yasama ve yürütmenin, hatta özellikle yürütmenin denetimi açısından ileride yaşanacak sıkıntıların önünü açmıştır. Bugün ülkemizde demokratikleşme bağlamında yaşanan sıkıntıların çoğunun yargıdaki bu zayıflatılmışlıktan kaynaklandığını görmekteyiz. Oysaki Ahmet Taner Kışlalı’nın da belirttiği gibi; siyasal iktidar üzerindeki yargı denetimi, azınlıkta olanların korunmasını, bireysel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını sağlar.19

Yukarıda bahsedilen denetimin sağlanabilmesi için bir fren-denge mekanizması oluşturan ve bu sayede demokrasilerin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesini sağlayan kuvvetler ayrılığı ilkesi de Başbakan Erdoğan’ın eleştirilerinin hedefi haline gelmiştir. Bugün Başbakan kendi iktidarını pekiştirmek için güçler ayrılığı ilkesinin karşısında durmaktadır. Bunun en net örneği ise kuvvetler ayrılığına zarar verecek ölçüde yargı kararlarına karşı çıktığı açıklamalarında görülmektedir. Örneğin Başbakan’ın, Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından Twitter’a konulan yasağın kaldırılması yönündeki kararına saygı duymadığını belirtmesinin altında bu düşünce yatmaktadır.20 Nitekim bunun bir sonucu olarak da Anayasa Mahkemesi’nin kararı bekletilmiş ve yürütme yargıya açıkça müdahale etmiştir. Bu müdahalelere 6 Şubat 2014’te çıkarılan internet yasası da bir örnek olarak gösterilebilir. Kamuoyunda da birçok tartışmaya yol açan bu yasa, internet kullanımına yönelik ciddi ve keyfi kısıtlamalara gidilmesinin önünü açmakta, aynı zamanda da yargıya ait olan görevleri yürütmeye bağlı olan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB)’na vermektedir. Hatta istediği zaman bu yetkileri TİB başkanı doğrudan kullanabilmektedir. Bu durum da güçler ayrılığı ilkesine hiçbir şekilde uymamaktadır.

AKP iktidarının yaptığı uygulamalara bakıldığında, Başbakan’ın kuvvetler ayrılığına karşı tutumunu başka alanlarda da sürdürdüğü görülmektedir. Bu noktada Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’yla ilgili önerilen değişikliklere değinmenin faydalı olacağını düşünmekteyiz. Bu Kanun kapsamında Adalet Bakanı, üyelerin görevlerini ve genel sekreteri belirleme, üyelerle ilgili soruşturma açma, bu soruşturmayı takip edecek kurulu oluşturma ve seçimle gelen üyelerin eski eylemleriyle ilgili soruşturma açabilme gibi yetkilerle donatılmıştır. Adalet Bakanı’na verilen bu yetkiler bağımsız bir kurum olması gereken HSYK’yı yürütmenin çıkarları doğrultusunda karar vermek zorunda bırakacaktır. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, Adalet Bakanı’nın elinde şekillenen HSYK, yargılamalara doğrudan müdahale edemese de davalarla ilgilenen savcı ve hakimlere idari yaptırımlar uygulayarak oluşturacağı baskıyla davaların yürütmenin istediği gibi sonuçlanmasını sağlayacaktır. Her ne kadar AYM, bu kanunun Adalet Bakanı’nın yetkileriyle ilgili kısmını geçtiğimiz günlerde iptal etmiş olsa da bu düzenleme iktidarın yargı bağımsızlığını ve buna bağlı olarak kuvvetler ayrılığını hiçe saydığının somut bir göstergesi olarak görülmelidir.

HSYK aracılığıyla yargılamaları kontrol etmeyi amaçlayan iktidar, aynı zamanda henüz yargılama safhasına gelmemiş dosyalara da müdahale etmek istemektedir. Bu müdahaleyi gerçekleştirebilmek için adli kolluk yönetmeliğinde yapılan değişiklikle yargının etki alanı azaltılmıştır. Bu değişiklik doğrultusunda cumhuriyet savcılarının yetkili olduğu bölge dışında operasyon yapmaları engellenerek yargının görev alanına müdahale edilmiştir. Bunun sonucu olarak yargının gerekli durumlarda yürüteceği büyük operasyonlar engellendiği için adalet sağlanamayacaktır. Yargıyı işlevsizleştiren bu değişikliğin yanı sıra yine aynı yönetmelikte yapılan, ancak daha sonra Danıştay tarafından yürütmeyi durdurma kararı alınan başka değişiklikler de bulunmaktadır. Söz konusu değişiklikte savcıların yürütmek istedikleri soruşturmalarla ilgili adli kolluk amirlerini bilgilendirmesini zorunlu kılan ifadeler bulunmaktadır.21 Yargının yürütülen soruşturmanın sağlığı açısından gerektiğinde bilgi saklayabilme hakkının bulunmasına karşın bu değişiklikte adli kolluk kuvvetleri aracılığıyla yürütme organının yargıyı denetleyebilmesi öngörülmektedir.22 Ayrıca bu değişiklikte yer alan başka bir madde ile adli kolluk amirlerine yargı tarafından görevlendirilen personele emir verme yetkisi verilmiştir. Başka bir deyişle, yargının verdiği bir kararın uygulanması yürütmenin inisiyatifine bırakılmıştır. Danıştay her ne kadar bu düzenlemenin yürürlüğe girmesini engellemiş olsa dahi iktidarın yargıyı kontrol etme isteği ile çıkardığı yasalar yargı bağımsızlığını açık bir şekilde zedelemiş, bunun sonucu olarak da güçler ayrılığı ihlal edilmiştir.

ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu olarak, demokrasilerin işlerliği açısından kuvvetlerin birbirlerine göre olan durumlarının iyi tayin edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Demokratik bir yönetimin, baskı rejimine dönüşmemesi için yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki denge oldukça önemlidir. Söz konusu uygulamalar değerlendirildiğinde, ülkemizde hükümet eliyle bu dengenin gittikçe bozulduğu ve yürütmenin yetkileri artırılarak demokratik yönetimlerin bir gereği olan güçler ayrılığının hedef haline geldiği görülmektedir. Bugün iktidar tarafından “ileri demokrasi”, “ekonomik kalkınma” ve “istikrar” söylemleriyle halkın gözü boyanmaya çalışılırken, aslında yukarıda değindiğimiz uygulamalarla demokrasiden hızla uzaklaşılmaktadır. Sonuç olarak, demokrasiyi amaç değil araç olarak gören iktidarın demokrasiyi askıya alan uygulamaları siyasi kültürümüze her geçen gün daha çok zarar vermektedir.