Türkan Saylan’ın Ardından

tarafından
36
Türkan Saylan’ın Ardından

Ece YÜCE | ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu

Türkan Saylan bu ülkede cüzzamı yok etmiş bir doktor, imkansızlıktan ya da aile baskısından okuyamayan kız çocuklarının umudu olmuş bir sivil toplum önderiydi. Hayatının son anlarında dahi “Ölümü düşünmüyorum bile, yapacak çok işim var daha.” diyordu. Çocuk gelin olmaktan, kuma-berdel edilmekten kurtarılacak bir kız çocuğu ya da iyileştirilecek bir cüzzam hastası  daha muhakkak ki vardı. Bu cümlelerden de anlaşılabilir ki hastaları ve ülke gerçeğini apaçık yansıtan kardelenleri onun hayatının ayrılmaz birer parçasıydı. O, herkesin sahip olamayacağı dopdolu bir ömre imzasını attı. Bu yazıda, o ömrün cüzzamla ve cehaletle olan savaşını okuyacaksınız.

İnsanlığa Adanmış Bir Ömür

Türkan Saylan tıpta lisans eğitimini tamamladıktan sonra uzmanlık alanı olarak dermatolojiyi seçmiş ve onun bu kararı vermesinde o dönemdeki cüzzam hastalarının durumu oldukça etkili olmuştur. O dönemlerde, hastalık bulaşıcı olduğundan doktorlar dahil kimse cüzzamlı hastalara yaklaşmak istememiş, cüzzamlı ailelerle arkadaşlık edilmediğinden ve onlara iş verilmediğinden, bu insanlar bir yandan hastalıklarıyla bir yandan da bu dışlanmışlıkla savaşmak zorunda kalmışlardır. Cüzzamın insan bedeninde ve ruhunda açtığı yaralar o güne kadar tedavi edilmediğinden, cüzzam toplumun büyük bir sorunu haline dönüşmüştür.

İşte bu dönemde, cüzzamlıların görmüş oldukları muamelenin yanlışlığının farkında olan Türkan Saylan, cüzzam hastalarının tedavisi için bir şeyler yapmak istemiştir. Ona göre asıl sorun, doktorların bile cüzzamlı hastaları uzaktan muayene etmesi ve hiçbir şekilde onlara yaklaşmak istememesi olmuştur. Fakat o, özellikle toplumun bir kenarına itilmiş cüzzam hastaları için dokunarak tedavinin gerekli olduğunu, hastanın bu yolla insan olduğunu hatırlayacağını ve insanlık dışı muamelenin ağırlığını üstünden atacağını düşünmüştür. Kısacası cüzzam hastalarının tedavi edilmesi ve hastaların toplum yaşamına adapte olmalarının sağlanması bu sürecin temel iki taşını oluşturmuştur. Bu amaçla çıkılan  yolda çalışmalar başlamış, Cüzzamla Savaş Derneği ve ardından Cüzzamla Savaş Dispanseri kurulmuştur. Daha sonrasında cüzzam üzerine daha fazla araştırma yapabilmek için Türkan Saylan’ın önderliğinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bir Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi kurulmuş, bu gelişmeleri Elazığ’daki cüzzam hastanesini daha iyi bir konuma getirme ve Bakırköy Akıl Hastanesi’ndeki cüzzamlı hastalar için ayrılmış olan kısmı ayrı bir hastaneye çevirme çalışmaları takip etmiştir

Cüzzamlıları iyileştirmenin yolu sadece onların hastalıklarını tedavi etmek değildi. Türkan Saylan toplumun dışına atılmış, insanların yanına yaklaşmaya korktuğu bu kader kurbanlarının, çevreleri tarafından kabul görmelerini de vazife edinmişti. Ona göre iyileşip çıkanlara iş bulmak, aileleriyle, çocuklarıyla ilgilenmek de bir yerde, tedavinin devamı gibiydi.1 Bu nedenlerle iyileşen hastalar eğitilip hastanede personel olarak çalışmaya başlamışlardır. Çeşitli derneklerin ve kişilerin yardımlarıyla hastaneye Halk Eğitim’den el sanatları hocası getirilmiş ve hastaların el sanatlarını öğrenip ürettiklerini sergilerde satmaları sağlanmıştır. Okuma yazma bilmeyenler için kurslar açılmış, bilenler ise akşam liselerine, meslek kurslarına gönderilmişlerdir. Böylece hastalar hem tedavi olmuş hem de iş bulmalarına fayda sağlayacak bilgiler edinmişlerdir. Ayrıca hastanede iyileşenler için bir sosyal hizmetler servisi kurulmuştur. Her hasta, kendisinin ve ailesinin özelliklerine göre değerlendirilip köyünden ve ailesinden ayrılmadan bir gelire kavuşması konusunda projelendirilmiştir. Bu, bazen bir inek ya da on koyun-keçi alımı, bazen bir dükkan açılması, bazen arı kovanı sağlamak vb. şeklinde olmuştur, bazen de eşten dosttan toplanan ikinci el giysiler  gönderilerek hastanın kapısı önünde satmasına yardım edilmiştir.2 Ayrıca o dönemde, ülkenin dört bir yanında yaşanan cüzzam vakalarının yerinde tespit edilmesi ve hastaların tedavi edilmesi gerektiğinden Türkan Saylan kurduğu ekibiyle Anadolu yoluna çıkmış, Van’ın ilçelerinde cüzzam taramaları yapmış, halkı bilinçlendirmiş ve hastaları tedavi etmiştir.

Yukarıda bahsettiğimiz sosyal hizmet çalışmalarının en önemli ve uzun erimli projesi ise hastaların çocuklarına burs sağlayarak eğitimlerini sürdürmelerini gerçekleştirmek olmuştur. İlk yıllarda, ilkokul çağında olan kızlı erkekli çocuklar ufacık bir bursla liseyi bitirmiş; meslek sahibi olmuş; bir kısmı öğretmenlik, hekimlik, mühendislik, hemşirelik vb. eğitimleri almış; hasta anne-babalarını yanlarına alarak saygın konumlara getirmişlerdir.3  Bu çalışma zamanla daha büyük bir projeye dönüşmüş ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurulmasına zemin hazırlamıştır

O dönemde Türkiye’nin birçok sorunu vardı ve kuşkusuz ki bu sorunların çözümünde eğitim önemli bir rol oynamaktaydı. Sorunların çözümü için her şeyden önce okuyan, sorgulayan çağdaş bireyler yetiştirmek gerekmekteydi. Oysaki ülkemizin kırsal bölgelerinde  başarılı olabileceği halde maddi imkansızlıklardan dolayı okuyamayan bir yığın çocuk vardı. Özellikle doğuda kız çocukları okula gönderilmemekte, erken yaşta evlendirilmekte veya töreye kurban gitmekteydi. Bu eşitsizliği çözmek ve her çocuğun eğitimde fırsat eşitliğinden yararlanmasını sağlamak gerekmekteydi. Cumhuriyetin değerlerinin korunduğu daha çağdaş bir ülke ancak erkekler gibi kız çocuklarının da okula gitmeleri, meslek sahibi olmaları ile mümkündü. İşte Türkan Saylan’ın önderliğinde, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği bu amaçları gerçekleştirmek için kurulmuştur. Dernek, yoğun ve özverili çalışarak her yıl binlerce öğrenciye burs vermiş, yurtlar yapmış, okul olmayan yerlere okul açmış, kütüphane kurmuş ve okulların çeşitli ihtiyaçlarını karşılamıştır. “Baba Beni Okula Gönder”, “Anadolu’da Bir Kızım Var Öğretmen Olacak”, “Bin Çiçek Açsın, Bin Fikir Yeşersin” gibi kampanyalarla çağdaş Türkiye’nin Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı çağdaş beyinlerini yetiştirmiştir. Ülke çapındaki örgütlenmeleriyle birçok kız çocuğunun umudu olmuş ve onları muhtemel kaderlerinden kurtarmıştır. Çeşitli illerde kurdukları eğitim ve kültür merkezlerinde kadın hakları, çocuk hakları, insan hakları ve sağlık konularıyla ilgili sempozyumlar düzenleyerek insanların dikkatini ülke sorunlarına çekmeye çalışmıştır. Gençlik kurultayları ile ufku açık, duyarlı gençler yetiştirmeyi amaçlamıştır.

Çağdaş Yaşam’a Saldırılar

Türkan Saylan’ın insanlığa adanmış ömrü her zaman insanlığa yararlı olmanın verdiği mutluluk ve huzurla geçmedi. O, bütün ömrünü dokunulmayan insanlara adadı. Fakat hayatının son dönemlerinde Çağdaş Yaşam’ı hedef alan komplolarla, asılsız iddialarla ve uydurma haberlerle uğraşmak zorunda kaldı.        

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) hakkında dava açılmasına neden olan ilk resmi girişimler meclise verilen soru önergeleri, adres ve isimleri sahte olan bazı kişilerin İstanbul Valiliği’ne yazmış olduğu ihbar mektupları ile başlamıştır. Bu önergelerde ve mektuplarda ÇYDD’nin burs vereceği öğrencinin imam hatip liseli bir öğrenci olmaması şartının toplumda dini bir ayrımcılık yaratıp yaratmayacağı ve bu durumun eğitimde fırsat eşitliğine aykırı olup

olmadığı sorgulanmıştır. Derneğin Dünya Kiliseler Birliği’nden para yardımı alıp almadığı ve alınan paranın nerede ve ne şekilde kullanıldığı sorulmuştur. Dernek yöneticilerinin, çeşitli derneklerden ve kişilerden alınan paraları devletten izinsiz kullandıklarından, rahatlıkla zimmetlerine geçirdiklerinden bahsedilmiş ve bu paraları kuruluş amaçları doğrultusunda kullanmadıkları söylenmiştir. Dernek başkanı Türkan Saylan’ın Dünya Kiliseler Birliği himayesinde

Hıristiyanlaştırma propagandası yaptığı iddiası ortaya atılmıştır. Dünya Kiliseler Birliği’nin yönlendirmesiyle Hıristiyan dünyasına hizmet edecek kadrolar yetiştirmek için öğrencilere burs verdiği ve böylece Müslümanlığı kabul etmeden önce Hıristiyan olan annesinin vasiyetini yerine getirmeye çalıştığı belirtilmiştir. Bu süre zarfında soru önergeleri cevaplanmadan ve mektuplardaki iddialar henüz kanıtlanmadan bazı basın ve medya kuruluşlarında derneği hedef gösterici yayınlar yapılmış ve bunun üzerine dernek yöneticilerine yönelik tehditler başlamıştır. Örneğin bu dönemde Samanyolu haberde derneğin misyonerlik faaliyeti yaptığı ile ilgili birçok haber yayımlanmıştır. Hatta o haberlerden birinde ÇYDD’nin ilkokullara yardım için gönderdiği kitapların içinden kilise, Meryem Ana gibi herhangi bir dünya klasiğinde geçebilecek sözcüklerin çıktığından bahsedilmiş ve bu olay yukarıdaki suçlamalara kanıt olarak gösterilmiştir.* Bu bilgiler doğrultusunda dernek yöneticilerinin hesapları araştırılmış,  fakat ihbarların işaret ettiği biçimde bir yolsuzluk olayıyla karşılaşılmamıştır. 14 Şubat 2001 tarihinde normal bir denetim için ÇYDD’nin defterlerini Dernekler Bürosu’na götürmesi istenmiştir. Savcı, defterleri bir şey yok diyerek geri vermiş; fakat 3 Nisan 2001’de yukarıda adı geçen mektuplardaki iddiaları gerekçe göstererek davayı açmıştır. Türkan Saylan’ın davadan haberdar olma süreci hazırlanan komploların anlaşılması açısından önemlidir. Bu noktada Türkan Saylan’ın ifadelerine yer verebiliriz: “Mayıs 2001’de hastanede çalışıyordum. Ankara’dan bir telefon geldi! ‘Malum kişiler ve basın sizin için Trilyonluk Yolsuzluk adlı bir dosya oluşturmuş ve tüm basına servis yapılmış, hakkınızda 13 maddeden dava açılmış!’ Çok öfkelendim ama aldırmadım. Önce emniyete gittim. ‘Bir haber aldım, doğru mu?’ diye sordum. Yanıt: ‘Evet hocam, inanılmaz baskılar altındaydık, sizi suçlamak için. Siz nasıl olsa aklanırsınız bir süre sonra.”

Dava açılınca Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği yöneticisi 9 kişi hakimin karşısına çıkmıştır. Savunmalar yapılmış, bilirkişi raporları yazılmıştır. İlk duruşmada Türkan Saylan’ın yapmış olduğu savunmanın şu satırları okunmaya değer: “Ülkemizin kalkınmasında doğu ve güneydoğu olarak belirlediğimiz ve ÇYDD’nin ‘kırsal alan’ olarak tanımladığı vatan topraklarının önceliği hem devletin hem de milletin bilgisindedir. Oralarda eğitimin, sosyal olanakların geliştirilmesinin ve kadınlarda okuma yazma oranlarının yükseltilmesi ve okullarda eğitimlere devamların sağlanması gibi temel konulara katkının ‘bölücülük’ ve ‘ayrımcılık’ olarak nitelendirilmesini takdirlerinize bırakıyoruz.”5 Tüm bu sancılı sürecin sonunda 11 Nisan 2005’te dernek yöneticileri tüm suçlamalardan beraat etmiştir. Bu süreç içerisinde değinmemiz gereken bir nokta da İçişleri Bakanlığı’na yazılmış olan dernek hakkındaki bir ihbar mektubunun MİT’e ulaşmasıyla yaşanan gelişmelerdir. MİT’in üst düzey elemanlarından biri, ihbar mektubuyla birlikte bir üst yazıyı hiçbir inceleme yapmadan dönemin içişleri bakanına göndermiştir. Bakan da raporu basına okumuştur. Raporda sadece çeşitli nedenlerle yapılan ihbarlar sonucu derneğin denetime tabi tutulduğu ve bu yüzden suç duyurusunda bulunulduğu belirtilmiştir. Yani belgede ihbarların doğruluğunun tespit edildiğine dair bir cümle yer almamıştır. Fakat MİT raporunda yazılanlar doğru kabul edilerek basında yayımlanmış ve hakaretler başlamıştır. Gazetelerde “MİT Raporu’na Göre Saylan” başlıklı yazılar yazılmış, çeşitli dergilerde “Çağdaş Bölücülük” başlığıyla rapor yayımlanmıştır.6 MİT raporu kaynak gösterilerek Türkan Saylan’ın Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri yürüttüğü ve doğu illerinde kiliseler açtığı söylenmiştir. “MİT Raporu ve Mahkeme Kararı ile Saylan’a Kilise Desteği Kesinleşti” şeklinde haberler yapılmıştır.7 Fakat MİT raporu bazı basın kuruluşları tarafından açık bir şekilde kullanılırken rapor Türkan Saylan’a gizlilik gerekçesiyle verilmemiştir. Bu tutum da gerçekte böyle bir raporun olmadığını akıllara getirmiştir.

Gün geçtikçe Türkan Saylan’ı ve Çağdaş Yaşam’ı hedef alan karalama kampanyaları son bulmamış, saldırılar devam etmiştir. Yeni anayasa çalışmaları sırasında tartışılan din derslerinin zorunlu olması konusunda, Türkan Saylan’ın dernek genel merkezinde “Din dersi, ders dışı günlerde okullarda verilmeli. Böylece derse katılmayanların damgalanması engellenir.” şeklinde yaptığı açıklamalar Akit gazetesi’nde “Uyuz Profesörü Yine Zırvaladı” başlığıyla verilmiştir.8 Daha sonrasında bu iddialara Türkan Saylan’ın terör örgütü üyelerine burs verdiği ve güneydoğudan eğitim için getirilen öğrencilerle PKK’ya kadro yetiştirdiği de eklenmiş ve bu haber Bugün gazetesinde ise “Kardelenlerle PKK’ya Kadro Desteği” başlığıyla verilmiştir.9 Bu süreçte Türkan Saylan ve ÇYDD ile ilgili malum basının yaptığı haberleri çoğaltmak mümkündür. Fakat Vakit gazetesinin 17 Nisan 2009 tarihinde  “Saylan İslama Hep Karşıydı” başlığıyla verdiği haberde yer alan “Saylan’ın belli kesimler tarafından iyilik meleği olarak tanıtılmasına karşın hayatını İslami değerlere saldırarak geçirdiği biliniyor” gibi ifadeler bazı medya kuruluşlarının kasıtlı olarak Türkan Saylan’ı  hedef göstermeye çalıştıklarının büyük bir kanıtı olmuştur. Şunu da belirtmeliyiz ki Türkan Saylan’ı karalama kampanyaları sadece muhafazakar çevreler tarafından yürütülmemiştir. Türkan Saylan, 16 Ekim 2003 tarihinde Cumhuriyet gazetesine yazdığı bir yazıda, o dönemlerde İşçi Partisi Öncü Gençlik, Ülkü Ocakları ve ADD Gençlik Kolları’nın birlikte bağımsızlık mitingi yapmalarını, “AB’ye uyum projelerini destekleyenleri vatan haini olarak şuçlayanlar çağdaş bir dünyada asla yeri olmayan aşırı milliyetçi, aşırı devletçi görüşlerle el ele vererek Kızıl Elma düşleri kuruyorlar” diye eleştirdiği için İşçi Partisi’nin de hedefi haline gelmiştir. İşçi Partisi’nin yayın organı olan Aydınlık dergisi* de Türkan Saylan’ın yazısına cevaben “Rotaryen Atatürkçülük, Böyle Olur” başlıklı bir yazı kaleme almıştır. Dergi, arşivlerinde bulunan bir belgeyi kanıt göstererek Türkan Saylan’ın Atatürk’ü kullanarak misyonerlik faaliyetleri yürüttüğü iddiasını ortaya atmış, AB hayranı ve ABD politikalarına paralel düşüncelere sahip Saylan’ın Türkiye’deki “Rotaryen Atatürkçülük”ün tipik isimlerinden biri olduğunu söylemiştir.10 Bu cümlelerden de anlaşılabilir ki o dönemde kendilerince Atatürkçülüğün ölçümünü yapmaya çalışan çevreler de Türkan Saylan’ı hedef  haline getirmiş ve onun Atatürkçülüğünü sorgulamaya kalkmışlardır.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği bu karalama ve iftiralardan sonra haksız yere tutuklamalardan dolayı kamuoyunun yargıya olan güvenini azaltan Ergenekon davasıyla da irtibatlandırılmaya çalışılmıştır. 13 Nisan 2009 tarihinde Türkan Saylan’ın ve diğer dernek yöneticilerinin evlerine baskın yapılmıştır.

Bazı dernek yöneticileri Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınmış, derneğin evraklarına ve burs verilen öğrencilerin listelerine el konulmuştur. Ergenekon baskınından sonra yapılan sorgulamalarda tutuklananlardan biri de Prof. Dr. Ayşe Yüksel olmuştur. Yüksel’in tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen belge ve tutuklama sonrasında meydana gelen olaylar bu süreçte yaşananların ciddiyetsizliğini bir kez daha göstermiştir. Belgede yer alan Ayşe Yüksel ile Ergenekon davası kapsamında tutuklanarak 7 gün içeride kalan Ayşe Yüksel’in aynı kişiler olmadığı ortaya çıkmıştır. Tutuklama kararları Türkan Saylan’ın avukatı Hüseyin Karataş’ın itirazları üzerine bir hafta sonra kaldırılmıştır. Ergenekon sürecinde de Türkan Saylan’a saldırılar devam etmiştir. 8 yıllık kesintisiz eğitim ve katsayı uygulaması altında imzası olanların adı bugün Ergenekon Terör Örgütü ile birlikte anılıyor denilerek hakkında yazılar yazılmıştır.11 Ergenekon baskınıyla evinin aranmasından sonra pencereye çıkıp açıklama yapan Türkan Saylan’ın fotoğrafları, bazı basın kuruluşları tarafından karalama aleti olarak kullanılmıştır. Hastalığı nedeniyle kemoterapi gördüğü için saçları dökülen Türkan Saylan’ın başına eşarp bağlaması Vakit gazetesinde şu sözlerle yer almıştır: “Hayatını örtü düşmanlığına adadı, ömrünün son döneminde başörtü takmaya mecbur kaldı. Allah’ım sen her şeye kadirsin.” Bu başlığı yine aynı gazetede yer alan, “Ergenekon aramaları sırasında hasta görüntüsü vermeye çalışan Türkan Saylan tarikatlara söverken turp gibiydi.” tarzı sözler takip etmiştir.Ardından ise “Battaniyesini atan Saylan konsere koştu” gibi ifadeler gelmiştir.

Ne yazık ki karalama çabaları ölümünden sonra da Türkan Saylan’ın yakasını bırakmamıştır. Türkan Saylan’ın fikirlerini eleştirme adı altında direkt olarak onun kişiliğine yönelik,  içinde hoş olmayan ifadelerin bulunduğu yazılar yazan bazı gazeteciler, ölümünün ardından da bu tutumlarını devam ettirmişlerdir. Vakit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak 20 Mayıs 2009 tarihinde yani Türkan Saylan’ın ölümünden birkaç gün sonra  yazdığı “Cenaze Namazı” başlıklı yazısında “Ömrü boyunca İslâm’la ve Müslümanlarla uğraşanları da önümüze koyup, bizden yalancı şahidlik yapmamızı istiyor birileri.. ‘Hakkımızı helal etmemizi’ istiyorlar.. Ayrı bir mezarlıkları olmadığı için de bizim mezarlıklarımıza gömülüyorlar..” demiştir. Yine bir Vakit gazetesi yazarı Serdar Arseven “Bu Türkan Saylan’ın Ölümü de Garip, Çok Garip” başlıklı yazısında “Saylan, yaşam destek ünitesine bağlandıktan iki buçuk gün sonra mı öldü yani?.. Ölümü ilan eden doktorun, ‘Son 24 saate kadar bilinci açıktı’ demesi de ilginç. Yaşam destek ünitesine bağlı ise bilinci nasıl açık?.. Hem sonra… Böyle hastalar, aylar boyunca yaşar. Birileri 19 Mayıs’a cenazesi yetişsin diye özel olarak fişi çekmediyse, meselenin aslı nedir?!” diyerek Saylan’ın ölümünün ardından ortaya attığı bu iddialarla kafa karışıklığı yaratmak istemiş ve Türkan Saylan’ı seven ve onun bu topluma kazandırdıklarının farkında olan insanların cenazede  bir araya gelerek oluşturdukları o havayı dağıtmaya çalışarak dikkatleri başka yönlere çekmek istemiştir. Dilipak’ın 27 Aralık 2010 tarihinde  yayımlanan başka bir yazısında ÇYDD için kullandığı şu ifadeler ise çağdaş yaşamın  karşısında duran  kişilerin zihniyetlerini açık bir şekilde göstermektedir: “ÇYDD AB’cilerle, Soros’çularla iş tutuyor. PKK ile dirsek teması içinde. Karargah Evleri’ne kız temin ediyor. Misyoner örgütleri ile iş tutuyor. Laikçi, ulusalcı, Atatürkçü geçiniyor.” Daha sonrasında yukarıda bahsettiğimiz birçok söylem, Türkan Saylan’ın hayatının filmleştirileceği gündeme geldiğinde yeniden başlamıştır. Bu söylemler Yeni Akit gazetesinin “Parlamayan Yıldızı Cilalamak” başlığıyla gazetede yerini almış, ve yazıda “Başörtüsü düşmanı Kemalist Türkan Saylan’ın dizisi tutmadı, sıra filminde: Medya uzunca bir süredir, hayatı boyunca mütedeyyin insanlara ve başörtülü öğrencilere karşı takındığı düşmanca tavırla dikkat çeken Türkan Saylan’ın yıldızını cilalıyor…“ gibi ifadeler yer almıştır.

Yukarıda anlattığımız süreç boyunca henüz kimse hüküm giymemişken bazı basın ve medya kuruluşları Türkan Saylan’ı ve diğer dernek yöneticilerini  direkt olarak suçlu ilan etmiştir. Şurası bir gerçek ki bu tarz kampanyalarla çağdaş bir yaşamı ilke edinen kuruluşlara gözdağı verilmek ve bu kuruluşlarda çalışanlar yıldırılmak istenmiştir. Bazı yayın organları halkı kışkırtıcı bir tutum takınarak Türkan Saylan’ı hedef haline getirmeye çalışmıştır. Fakat Çağdaş Yaşam iftiralara aldırmayarak çalışmalarına devam etmiştir. Bunu Türkan Saylan’ın şu sözlerinden anlayabiliriz: “Benim gibi bir insandan, bir ‘vatan haini’ bir ‘misyoner’ bir ‘Soroscu’ bir ‘PKK destekçisi’ vb. olumsuz tiplerle dolu senaryolar yaratan ve yıllar yılı etik, yasa, kural tanımadan birbirinden alıntılar yaparak yıpratmaya çalışanların karşısında; kendi önsezi ve kafalarını kullanarak bunların hepsinin iftira ve uydurma olduğunu anlayan, sevgi, saygı ve güven dolu halkıma, en tutucu kurumların içinde Cumhuriyeti özümsemiş gizli kalmış değerlere dayandık yıllardır ve asla pes etmedik.

Sonuç

Yazımızın ilk bölümünde Türkan Saylan’ın cüzzam hastalığının tedavisi için yaptıklarından, hastaların çeşitli yollarla toplum yaşamına kazandırılması için gösterdiği çabadan, ülkedeki eğitim sorununu çözmek ve insanların, özellikle de kadınların, bilinçlenmesi ve kendi ayakları üzerinde durabilmesi için yaptığı çalışmalardan; ikinci bölümünde ise hem Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin hem de kişisel olarak Türkan Saylan’ın uğradığı saldırılardan ve dernek yöneticilerinin suçlu bulunması için hazırlanan komplo sürecinden bahsettik. Sonuç olarak birkaç cümle söylemek gerekirse, Türkan Saylan idealist bir doktor olarak çıktığı yolda örgütlü olmanın ve insan sevgisinin gücüne inanarak cüzzamın önünü  kesmiş ve birçok insanın sevgisini kazanmıştır. Bugün bu ülkede cüzzam yaygın bir hastalık değilse ve kimse cüzzamlı olduğu için toplumdan soyutlanmıyorsa Türkan Saylan sayesindedir.

Türkan Saylan başkanlığındaki Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, ülkemizin başta gelen sorunlarından biri olan eğitim sorununa el atarak, özellikle kız çocuklarının okullaşma ve sosyalleşme oranının artmasına önemli katkılar sağlamıştır. Sorun tespiti yaparak ve bu sorunların giderilmesi için çeşitli çalışmalar yürüterek çözümün bir parçası olmuş, sosyal devletin sivil toplum kuruluşları ayağına düşen görevi başarılı bir şekilde yerine getirmiştir. Dernek yaptığı çalışmalarla insanların güvenini kazanmış, ülke çapında geniş bir yankı uyandırmıştır. “Baba Beni Okula Gönder” projesinde Doğan Gazetecilik, “Kardelenler” projesinde ise Turkcell gibi büyük şirketlerin desteğini alarak daha büyük kitlelere ulaşmış, daha fazla çocuğa yardım elini uzatmıştır. Derneğin ülke çapında çektiği dikkatin yanı sıra; dernek çalışmaları yurt dışında da ilgi uyandırmış, 2010 yılında “Kardelenler” projesi Birleşmiş Milletler tarafından “Kadınlara Eğitimde Fırsat Eşitliği Sağlayan Örnek Proje” olarak seçilmiştir.

Türkan Saylan hayatı boyunca yaptıklarıyla kendisi gibi düşünmeyen veya dünya görüşleri gerçekte kendisininkinden tamamen farklı olan birçok kesimden de destek görmüştür. Eğitim gibi toplumsal sorunların üzerine çeşitli eylemlerle giderek farklı kesimden insanların nasıl bir araya getirilebileceğini göstermiş ve bu kesimlerin ortak paydası haline gelmiştir. Bu noktada Taha Akyol’un Türkan Saylan’ın ölümünün ardından Milliyet’te yazmış olduğu yazısında geçen birkaç cümleye yer verebiliriz: “Merhum Türkan Saylan’la dünya görüşlerimiz farklıydı; ilişkilerimiz de çok yoğun değildi. [Ama] birçok kimse gibi benim için de Türkan Saylan’ın en saygıdeğer tarafı, kız çocuklarının eğitimi konusundaki büyük enerjisi ve başarısıdır. Bu konuda ‘ayrımcı’ bulduğum fikirlerini onaylamıyorum, fakat bugün eleştiri günü değil. (…) Saygı ve rahmetle anıyorum.”*

Çağdaş Yaşam tüm bunları sivil toplum kuruluşlarının susturulmaya çalışıldığı bir dönemde yapmış, gördüğünü söylemekten ve daha da önemlisi söylediğini eylemle desteklemekten çekinmemiştir. Eylem ve söylem birlikteliğini sağlayabilmeyi başaran dernek, hem bu yönüyle hem de yukarıda örneklerini verdiğimiz bazı projelerin üretilmesini ve hayata geçirilmesini sağlayan örgütlenme anlayışlarıyla, Kemalist örgütlenmelere büyük bir örnek teşkil etmiştir

KAYNAKÇA

1. Kulin, A., Tek ve Tek Başına Türkan, Everest Yayınları, İstanbul, s.204

2. Saylan, T., Çağdaşlaşma Yolunda, Doğan Kitap, İstanbul, s.212.

3. a.g.e., İstanbul, s.213

4. Karataş, H., Son Nefeste Son Savunma, Siyah Beyaz Kitap, s.67

5. a.g.e., s.73

6. a.g.e., ss.104,112

7. a.g.e., s.129

8. a.g.e., s.131

9. a.g.e., s.148

10. a.g.e., ss.102-103

11. a.g.e., s.160

12. a.g.e., s.24