Sivas’ta Öldürülen Behçet Aysan’ın Kızı Eren Aysan İle Söyleşi

tarafından
87
Sivas’ta Öldürülen Behçet Aysan’ın Kızı Eren Aysan İle Söyleşi

ODTÜ ADT: Öncelikle Sivas Katliamı’nın 20. Yıldönümünde bizimle bu konudaki görüşlerinizi paylaşacağınız için teşekkür ederiz. Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Sivas’taki Madımak Oteli’nde 35 kişinin insanlık dışı bir biçimde öldürülüşünün üzerinden tam 20 yıl geçti. Davada hiçbir gelişme kaydedilemedi bu süreçte ve son olarak geçen yıl insanlık suçu zamanaşımına uğradı. Sivas’ta olanlar tarihimizde kara bir leke olarak yer alıyor. Türkiye açısından değerlendirecek olursak yaşananları, çok büyük bir aydın kaybı olduğunu ve Türkiye’nin geleceğini ciddi bir biçimde zedelediğini söyleyebiliriz. Bunun yanında sizin açınızdan baktığımızda çok daha duygusal bir durum söz konusu, böylesi bir saldırı sonucunda babasını kaybetmiş biri olarak siz Sivas’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eren AYSAN: Öncelikle şöyle söyleyeyim, evet ben sıvaş katliamında babamı kaybettim. Ancak bu ülkede, ne yazık ki, çok uzun yıllardır süregelmekte olan bir siyasi cinayet geleneği var. Eğer ilk siyasi cinayeti Sabahattin Ali olarak ele alırsak, 1940’lardan beri yaşanan cinayetler sonucunda geldiğimiz noktada 17500 faili meçhul cinayet mevcut. Böyle bir duruma kayıtsız kalınması mümkün değil. Her bir cinayete tek tek baktığımızda, hepsinin birkaç ortak noktası olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar da ilk olarak olayların işleniş biçimleri, ikinci olarak hukuksal düzende ilerleyişleri ve üçüncü olarak da bir biçimde toplumda unutturulmaya çalışılmaları şeklinde sıralanabilir. Yani çok büyük bir tasarım sonucunda gerçekleştirilmiş cinayetler var karşımızda. Çünkü her defasında belli odaklar tarafından işlenmiş, devlet işi dediğimiz ya da devletin içinde resmi olarak görevlendirilenlerin bulunduğu bir yapı karşımıza çıkıyor ve her defasında bu yapıdaki insanlardan birkaç tanesinin isimleri ortaya atılıyor, sonrasında da geri kalanı mutlaka ama mutlaka örtbas ediliyor. Dolayısıyla örgütsel yapılara hiçbir şekilde ulaşamıyoruz. Sadece tetikçiler yargılanıyorlar ama karşımızdaki o büyük karanlık suç odağına bir şekilde ulaşmak mümkün olmuyor. Yargı sürecine gelince, her seferinde ya katiller bulunamıyorlar, ya da tetikçilere ulaşılsa bile dediğim gibi hukuksal devlet o örgütü yöneten kişiye bir türlü ulaşamıyor. Dahası pek çok davada olduğu gibi süreç zamanaşımıyla sonuçlanıyor. Sadece Sivas Katliamı değil, ondan önce Türkiye’de sendikal hareketlerin öncüsü olan Kemal Türkler davası var aynı şekilde zamanaşımına uğrayan…Bunun dışında Cevat Yurdakul’un ve 1980’de Nevşehir’de öldürülen CHP milletvekili ve oranın il başkanı Zeki Tekiner’in katilleri salıverildiler. Bunlar hep Türkiye’nin gündeminde olan derin ama çözülemeyen meseleler, hele bir de bizim ülkemizde başka ülkelerde olmayan bir durum daha var; onda da Abdi İpekçi’nin katilinde görüldüğü gibi, katillikten rant, katillikten sermaye üretilmeye çalışılması durumu. Genel olarak bütün siyasi cinayetlere baktığımda ben, sadece babamın öldürülmesiyle ilgili bir olay değil, birbiriyle bağlantılı ve çözülememiş bir denklem görüyorum, bu benim canımı çok fazla sıkıyor. Çünkü bu tarz çözülmeyen yapılarla, bu şekilde korunan insanlarla birlikte her geçen gün ailemize yeni yeni bireyler eklenecek endişesini ne yazık ki yaşıyorum. Biz 2009’un Haziran ayında Ümit Kaftancıoğlu ailesinden Canan Kaftancıoğlu’nun çabasıyla bir araya gelmiştik. O zaman 16 siyasi cinayetle öldürülen ünlü ismin ailesi, bir babalar günü etkinliğinde buluşmuştuk. “Benim babam bir kahramandı” adlı bir etkinlikti. Orada hepimizin ortak bir amacı vardı: İsminin “benim babam bir kahramandı” gibi olmaması. Çünkü Brecht’in de dediği gibi “Ne yazık kahramanlar yetiştiren toplumlara”. Biz kahraman babalar ya da kahramanlaştırılan babalar istemedik, biz istedik ki devlet kahraman olsun, bizim de babalarımızı, aynı zamanda bu ülkenin şairlerini, yazarlarını, gazetecilerini, önemli siyasi liderlerini korusun. Ama süreçte böyle olmadığını gördük ve yakın gelecekte de böyle olmayacağını ister istemez görüyorum. Yüreğimde çok belirgin bir acı ve endişe yaşıyorum bu nedenle; çünkü siyasi cinayetlerin genel olarak baktığımızda belirli periyotları var bu ülkede ve o periyotlar içerisinde, belirli dönemlerde suskunluğa gömülse de, arka arkaya işlenmeye başlıyorlar, arka arkaya devam ediyorlar. Biraz önce de sözünü ettiğim gibi o yapı hiçbir şekilde bulunamıyor. Ve tabi o yapı bulunmadığı için de maalesef ailelerimize yeni üyeler ekleniyor.

ODTÜ ADT: Evet, buna ek olarak bazı davalar esnasında da aslında yetkili kişilerin gerçekleşecek olaylardan haberdar olduğu ortaya çıkıyor. Yani bir istihbarat var ortada; ancak buna karşın hiçbir önlem alınmıyor. Sivas da bu duruma bir örnek teşkil ediyor aslında.

Eren AYSAN: Tabi, geçtiğimiz günlerde Sivas’ta yaşanan olayların da önceden haber alındığı yansıdı medyaya. Bunu zaten biliyorduk. Dink davasında da benzer bir durum geçerli. Uğur Mumcu cinayetinde de, Ahmet Taner Kışlalı’da da benzer bir durum söz konusu. Bu kişiler, devlet içinde belirli odakların durumu bilmelerine rağmen gerekli önlemi almamalarının bir sonucu…

ODTÜ ADT: Davaların ortak yönü olarak yargılama sürecinde bazı aksaklıkların ya da ihmallerin yaşandığından bahsettiniz. Türkiye’deki yargının gidişatını da göz önünde bulundurarak Sivas Katliamı’ndaki yargılama sürecini değerlendirebilir misiniz?

Eren AYSAN: Bizdeki aksaklıklara gelecek olursak yine benzer şeyler söz konusu. Kişilerin adları belli fakat o kişiler bir türlü yakalanamıyorlar, o kişiler yurt dışına çıkıyor, bir biçimde gönderilmiş oluyor ve kırmızı bültenle aranmalarına rağmen bu kişilere ulaşılamıyor. Yurt dışında sürekli olarak izinsiz gösteri ve yürüyüş yasasına muhalefetten arandıkları bildiriliyor -ki Avrupa’da zaten AİHM kararlarına göre gösteri ve yürüyüş izinsiz değil. Yani cinayete dair, toplu katliama dair hiçbir vurgu olmuyor arama taleplerinde. En sonunda da süreç tamamlanıyor ve diğer siyasi cinayetler gibi zaman aşımına uğruyor. Bizim kişilerin isimlerini bilmemizle, Kemal Türkler’in kızı Nilgün Türkler’in ‘’Ben katili gördüm, işte budur’’ haykırışı arasında hiçbir fark yok. Biz de birebir gözlerimizle görmesek de televizyonlarda seyrettik kimin kim olduğunu.

ODTÜ ADT: Evet, baktığımızda bundan 20 sene önce aydınlar katledilerek susturuluyordu, Madımak Oteli’nde olduğu gibi. Bugünse aydınlar cezaevlerinde tutsak ediliyorlar, gazetelerinden kovuluyorlar, sansüre uğruyorlar, hedef gösteriliyorlar. Türkiye’de aydınlar, sanatçılar neden sürekli susturulmak, engellenmek isteniyor olabilir, bunun topluma ya da Türkiye’ye yansıması sizce nasıl oluyor?

Eren AYSAN: 1600’lü yıllarda yaşamış bir filozof, Giordano Bruno, yakılmadan önce engizisyon mahkemesine: ‘’Benim öldürülme emrimi verirken daha fazla korkuyorsunuz.’’ der. Aslında bu korku devleti yönetenlerce her zaman olmuştur. Çünkü çok dokulu bir denklem var karşımızda. Tanzimat’tan beri bu ülkeyi çıkartmak için uğraşanlar, bu ülkenin aydınları; bu ülkeyi batırmaya çalışanlar da bu ülkenin siyasetçileridir. Bu kadar basit.

ODTÜ ADT: Tekrar Sivas’a dönecek olursak, Madımak Olayı Radikal islamcılar tarafından Alevilere yönelik bir saldırıydı. Bugün özellikle AKP’nin ötekileştirici söylemleri de bu tip saldırılara zemin hazırlıyor. Alevi ailelerinin evlerinin işaretlenmesi, Başbakan’ın Reyhanlı’da öldürülen kişiler hakkında Sünni oluşlarını vurgulaması, Gezi Parkı eylemlerinde de denk geldiğimiz “Ermeni” gibi millet isimlerinin hakaret olarak kullanılması toplumdaki etnik ve mezhepsel ayrışmaları arttırıyor, diğer yanda da bu kutuplaştırma politikalarını izleyenler “Alevi açılımı”ndan bahsediyorlar. Biraz çelişkili bir durum var ortada, sizin bu konu hakkındaki yorumunuz nedir?

Eren AYSAN: Şimdi ben aslına bakarsanız Sivas Katliamı’nın direkt bir Alevi katliamı olmadığını düşünüyorum. Çünkü orada temel sebep otelin dışında da olan birinin söylediği “Alevilere ölüm!” değil, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak!”, ”Kahrolsun laiklik, yaşasın şeriat!”, ”Şeytan Aziz!”, “Aziz’e ölüm!” çığlıkları. Tabii ki ister istemez Sivas aynı zamanda Alevilerin de yaşadığı bir kent olduğu için Alevilerle ilgili bilinçaltında bir can kırıklığı olma ihtimali çok yüksek. Bu katliam eğer yönünü bir Alevi mahallesine çevirseydi, çok daha korkunç bir noktaya gelebilirdi. Şimdi bunu 78’deki Maraş katliamını da düşünerek söylüyorum, öbür taraftan baktığımızda sadece Alevi değil buradaki düşmanlık kendi gibi düşünmeyen insanlara yönelik bir şiddet eylemi yani solcu olarak bilinen, kendinden olmayan insanların da bir yandan ötekileştirilmesidir Sivas Katliamı’nda söz konusu olan. Şimdi bu ötekileştirilmeyi son yıllarda yaşamıyoruz ama bu ülkede ötekileştirilmeye yönelik eylemler hele de bu coğrafyadan baktığımızda çok daha eskiye dayanıyor. Yani Yavuz Sultan Selim zamanındaki büyük alevi kıyımından, 6-7 Eylül olaylarına ya da Dersim’deki o kıyımdan Çorum’a Maraş’a uzanan çok acı bir katliam tarihi söz konusu. Bu bağlamda, bu linç hareketlerinin sosyolojik olarak çok güçlü bir biçimde özüne inmekte yarar var diye düşünüyorum. Çünkü bu tarz eylemler cehaletle birleşince müthiş bir kıyım ortaya çıkıyor ortaya… Bu da aslına bakarsanız mecliste bile görülen bir harekettir. Mesela Çetin Altan’ın, milletvekiliyken, meclisin ortasında linç edilmeye çalışılması gibi. Dolayısıyla hiçbir eylem ayaklanmaya kalkmış cehalet kadar korkutucu olmaz herhalde. Yani bu linç etme isteğinin üzerine gitmek gerekiyor bir biçimde. Ama ben bunu özellikle son zamanlarda ülkeyi yönetenlerin kışkırtıcı açıklamalarından farklı olarak görüyorum. Çünkü bu yakın tarihimizden hiç bir şekilde ders alınamadığını ve bu doğrultuda farklı sınıftan farklı düşüncelere sahip insanları karşı karşıya getirecek birtakım söylemler içerisine girildiğini gösteriyor ki bu çok tehlikeli; çünkü bu şekilde en ufak bir karşıtlık bir anda koskocaman coğrafyayı ateş topuna çevirebilir. İşte ben bu yüzden mağdurun dilinden mağrurun diline geçilme noktasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu ayrımı çok iyi yapmak gerekiyor. Bir şekilde mağdur söylemini kullanırken mağrur olmak ve kendi gibi olmayanları direkt olarak ötekileştirmeye çalışmanın arkasındaki o ruhsal durumu görmek lazım. Çünkü bu açıdan bakıldığında sürekli olarak mağdurluklarını vurgulayıp hiçbir zaman karşı tarafı ötekileştirmeyeceklerini söyleyip ve bu anlamda da öyle ya da böyle Türkiye’nin yüzde ellisinin oy verdiği bir siyasi parti var ortada.

ODTÜ ADT: İktidarın kışkırtıcı söylemleri sonucunda bugün de Sivas’takine benzer ayaklanmaların yaşandığını ve insanların Sivas’ın korkusunu hala yaşadıklarını görüyoruz. Örneğin Gezi Parkı olayları sırasında Rize’de bir grup ADD üyesinin öğretmenevinde mahsur kalması akıllara “yeni bir Sivas vakası yaşanacak mı?” sorusunu getirdi. Aynı şekilde Karadeniz turu esnasında BDP milletvekilleri de benzer bir durumlar karşılaşmıştı. Siz toplumdaki bu travma hakkında ne düşünüyorsunuz?

Eren AYSAN: Burada işte esas sorun geçmişte yaşanılanlardan ders almak bir yana onlardan en ufak bir özeleştiri yapılmaması. Ben Sivas’a yıllar sonra gittiğimde karşılaştığım şey şuydu, ki ben gitmiyorum 2 Temmuzlarda, katliam anmasında hiçbir zaman Sivas’ta olmuyorum, olmadım. Ben Sivas’a bir kere gittiğimde, onda da kendi isteğimle gittim Sivas Devlet Tiyatrosu’nda oyun çalışmak üzere, orda karşılaştığım manzara şuydu : ”Bizden değil onlar, onlar dışardan geldiler, biz asla böyle bir şey yapmadık”; oysa oradaki meydanda bakkalından, camiye giden kasabına, kasabından manavına, manavından, dini itikatlarına son derece bağlı postane memuruna kadar pek çok kişinin olaylara katıldığı belli. Ama bunu hiçbir şekilde kendine kondurmayan, özeleştiri yapmayan, özeleştiri yapmadığı gibi topu taca atmaya çalışan bir grupla karşılaştım. Özeleştiri yapıldığında da siyasi manevralar devreye giriyor ne yazık ki, işte AKP’nin Dersim özrü gibi. Yani özürleri maalesef Türkiye’de bir siyasi manevra aracı olarak kullanıyorlar. Tam tersine bu tarz, gerçekten acıtıcı olan, hikayeler siyasete alet edilemeyecek kadar değerli şeyler. Yoksa hani bir özür beklenecek olursa özür bekleyeceğimiz o kadar çok katliam o kadar çok cinayet var ki, hangi siyasetçi özür dileyecek? Yani sadece şu an gündelik siyaseti yürüten ve iktidarda olan parti mi özür dileyecek, hayır. SHP’nin de özür dilemesi gerekiyor mesela Sivas Katliamı’nın basiretsizliğini görünce ya da devamı olan CHP’nin, MHP’nin de özür dilemesi gerekiyor. Milliyetçi Cephe döneminde insanlar öldürüldüğü için ya da Demirel’in de özür dilemesi gerekiyor her şeyden önce üç fidanı astırttığı için. Yani kimin alnı ak? Hiç kimsenin. Ben siyasi manevra olarak yapılan hiçbir özrü değerli bulmuyorum. Bunun hiçbir kıymeti olmadığı gibi tam tersine insanları galeyana getirdiğini, toplumu rahatsız edici ve acıları sarsıcı bir tabloya doğru ittiğini düşünüyorum. Bu da çok rahatsız edici bir şey. Dersim için özür dileyen bir Başbakan’ın oradaki Ermenilerle beraber çok ciddi bir biçimde Alevilerin de öldürüldüğünü de göz ardı ettiğini görüyoruz. Dersim’de yaşanan katliama baktığımızda, Dersim için özür dileyen Başbakan öbür tarafta Reyhanlı’da “Sünni” yurttaşlarımız diyor. Yani bu çelişkiler toplumun kalbinde büyük yaralar bırakıyor. Özür dileme geleneği de bizde olmadığı için samimiyetsiz bir ortam doğuyor. Oysa ki diğer ülkelerde, mesela Almanya, orada ırkçı eylemler sonucu öldürülen 7 yurttaşımızla ilgili özür dilerken büyük bir duyarlılıkla resmi bir anma töreni düzenlediler.

ODTÜ ADT: Son olarak, şu an gündemdeki Gezi Parkı olaylarıyla uzun zamandır hasret kalınmış bir hoşgörü, birlik ve beraberlik ortamı oluştu toplum genelinde. Eylemlere katılan insanların ortak noktaları belki de sadece aynı polis şiddetine maruz kalmaları ve Başbakan’a karşı duydukları tepki. Yine de bu heyecan verici ortama rağmen polis şiddeti her gün biraz daha artarak sürmekte ve medya tıpkı 20 yıl önce Sivas’ta yaşananlardan sonra yaptığı gibi bugün de sessiz kalmakta. En başından bugün geldiğimiz noktayı göz önünde bulundurarak Gezi Parkı olaylarıyla ilgili bir yorum yapabilir misiniz?

Eren AYSAN: Birincisi olaylarla ilgili şunu söyleyebilirim: Bu olaylar başlamadan bir hafta on gün öncesinde birisi bana “Gezi Parkı’nda başlayan bir eylem dalgası bütün yurda yayılacak” deseydi kesinlikle inanmazdım. Böylesine büyük bir ani çıkış açıkçası beklemiyorduk. Yani ölü toprağı serilmiş düşünüyordum toplumun. Bir anda başlayan bu çığlık aslında insanların, özellikle gençlerin, çığlığının son derece kentsoylu bir yapıdan aktığını düşünüyorum. Ve özellikle şehirlerde yaşayanların kendi hayatlarına müdahale korkusunun, özellikle mahremiyetlerine girilme ve kendi dünyalarına tecavüz edilme endişesinin baskın düşünce olduğuna hemfikirim. Bununla birlikte yaşanan polis şiddeti de ne yazık ki bu konuyla ilgili Türkiye’deki genel manzaranın iddia edilenin aksine değişmediğini gösteriyor. Çünkü bu ülkede Gezi Parkı olayları dışında da polis şiddetinden mağdur olan pek çok insan var. Gözaltındaki kayıplardan, cezaevlerindeki işkencelere hatta oradan maalesef ölümlere uzanan ağır bir tablo var karşımızda. Belirli bölgelerde görülse de, Metin Göktepe gibi polisin işkencesi sonucu ölenler var belleğimizde. Bütün bunlara bakıldığında iktidar partisinin kendi yükselme çizgisini son derece demokratik söylemlerle, demokratik açılımlarla kurduğunu da görüyoruz. 2002-2007 aralığına, yani iktidar partisinin ilk dönemine baktığımızda polis şiddetinde görece bir azalma olduğunu, cezaevlerinde patlamalar olmasına karşın, büyük ölümlerin olmadığının farkındayız. Çok bilinen, medyaya yansıyan Engin Ceber’in ölümü haricinde. Fakat bugün gelinen noktada, otoritenin o derin sarhoşluğu içerisinde, iktidarın diline yansıyan çok ciddi bir şiddetin ve öfkenin mevcut olduğunu görüyoruz. Bu geçmişte de yaşandı. Yani iktidarın şiddet eğilimli dili bu ülkeye 1980’lerde de hakimdi. İktidarın bu dilinden etkilenen pek çok kişi bugün ne yazık ki aramızda değil. Cahit Orhan Tütengil’i, Bedrettin Cömert’i, Akın Özdemir’i, dahası kontrgerillayı ortaya çıkarmaya çalışan savcı Doğan Öz’ü bile öldürmek için hamlede bulunan o şiddetin dilinin ülkeyi nereye götürdüğünü gördük. Sadece Mamak, Ulucanlar cezaevlerinde yaşananların değil, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların da bu ülkeyi nasıl farklı bir noktaya sürüklediğini ve Diyarbakır Cezaevi’nde şiddete maruz kalmış insanlardan 80’li yılların ortalarına doğru bir örgütün nasıl çıktığını da gördük. Aynı şiddet ortamının 90’lara gelindiğinde Doğu’yu nasıl kan gölüne çevirdiğini de, buradaki Kürt kökenli iş adamlarının nasıl öldürüldüğünü de gördük. Biz bunları çok yaşadık ve bu kirli tarihe yeniden dönme endişesi beni gerçekten çok üzüyor ve yoruyor.

ODTÜ ADT: Umarız ki artık böyle acılar bir daha yaşanmaz. Değerli görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.