NUTUK’UN 90. YILDÖNÜMÜ DOLAYISIYLA TÜRK DEVRİMİNİN LAİK ÖZÜ VE TEMELLERİNİN ULUSAL VAROLUŞ İÇİN YAŞAMSAL DEĞERİ

tarafından
99
NUTUK’UN 90. YILDÖNÜMÜ DOLAYISIYLA TÜRK DEVRİMİNİN LAİK ÖZÜ VE TEMELLERİNİN ULUSAL VAROLUŞ İÇİN   YAŞAMSAL DEĞERİ

Prof. Dr. Özer Ozankaya

“Biz esinlerimizi gökten ve gizemden değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de uluslar tarihinin bin bir yıkım ve acıları yazan yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.”                                            ATATÜRK

NUTUK/SÖYLEV, Atatürk’ün, tüm çağımız insanlığının özlemini çektiği laik nitelikte bir uygarlık tasarımı    olan Türk Devrimini belgeler eşliğinde anlattığı bir başyapıttır.

UNESCO’nun da Atatürk’ü “uluslar arasında din, soy, renk … ayrımı yapmaksızın barış ve iş birliği kurulmasına önderlik eden kişilik” olarak nitelemesi, NUTUK’ta anlatılan Türk Devriminin laik nitelikte olduğunun bir anlatımıdır.

Bilindiği gibi “Laiklik” kavramı “bir toplumda, her bireyin, dinsel inancından ve herhangi bir dinsel inanca sahip olup olmadığından bağımsız olarak, doğuştan, vazgeçilmez ve devredilmez olmak üzere eşit insan hak ve özgürlüklerine sahip olduğu ve başta devlet olmak üzere tüm kamu yaşamının bu ilkeye göre düzenlendiği yönetim biçimini” anlatır. Bu   tanım, “laiklik” kavramının, “demokrasi”nin bir başka adı olduğunu açıkça göstermektedir.

Mustafa Kemal’in NUTUK/SÖYLEV’de Türk Kurtuluş Savaşı’nın ilkeleri ve stratejisine de, uygulamasına da ilişkin olarak verdiği bütün bilgiler, hem bağımsızlık savaşının böyle demokratik, demek ki laik nitelikte bir dünya, toplum ve insan anlayışıyla yürütüldüğünü, hem de savaştan sonra çağdaş, demokratik, yani laik bir ulusal devlet ve toplumun kuruluşunu anlatan bilgilerdir.

Bu bağlamda, NUTUK’ta, Atatürk’ün gerek kendi düşüncelerinin, gerekse yönetiminde bulunduğu kurullar ve karar organlarında dile getirilen düşüncelerin anlatımında başvurulan söylem, hep ussal, dünyasal nitelikte olup, dinsel ya da doğaüstü anlayışa yer vermeyen bir söylemdir.

1. NUTUK’TA KURTULUŞUN STRATEJİSİNE VE AMAÇ EDİNDİĞİ  “TAM BAĞIMSIZLIK” İLKESİNE İLİŞKİN DÜŞÜNCELER,  LAİK KAVRAM VE TERİMLERLE ANLATILAN DÜŞÜNCELERDİR

Atatürk NUTUK’a, Kurtuluş Savaşını örgütlemek üzere İstanbul’dan Anadolu’ya geçerken siyasal ve toplumsal durumu nasıl gördüğünü belirterek başlıyor. Yaptığı betimleme tümden toplumbilimsel, dolayısıyla laik niteliktedir: bir ümmet ya da cemaatin değil, bir ulus’un bağımsızlık ve özgürlüğü, bu ulusun ata yurdu saldırıya uğramıştır.  Kurtarılacak değerler bunlardır.

Saldırgan güçler, Anadolu’da yaşayan Rum ve Ermeni halkları dinsel kimlikle, yani “Müslüman olmayan halklar” olarak belirtmekte, saldırılarını onları “Müslüman halk”a karşı savunma gerekçesine dayandırmaktadır.  

Mustafa Kemal ise, Türk halkının, gerek yabancı işgalcilere, gerekse onlarla iş birliği içinde kendilerine saldıran müslüman olmayan halklara karşı bağımsızlık ve yurtlarını savunma refleksiyle giriştikleri direniş örgütlenmelerini, Anadolu’ya geçişinin ilk gününden başlayarak ve artan bir yoğunlukla Türk ulusal bağımsızlık direnişi olarak nitelemektedir. Erzurum Kongresi’nin en temel kararı olan “Ulusal güçleri (Kuvva-yı Milliyeyi) etken ve ulusal istenci egemen kılmak” ilkesindeki “Kuvva-yı Milliye” deyimi, kısa sürede tüm Türk direniş örgütlenmelerinin ortak adı olacaktır.   

Mustafa Kemal, ulus kavramını da, etnik ayrılıkçı saldırıları dışlayacak bir toplumbilimsel anlayışla işlemektedir.  İngiliz kışkırtması ve yardımıyla kurulan Kürt Yükseltme Derneği’ni etkisiz kılmayı, Güneydoğu Anadolu’yu “Kürdistan” olarak tanımlamanın   tarihsel, kültürel olgulara aykırı olduktan başka, Kürt halkın   özgürlük, onur ve gönencinin ancak genel Türk ulusal toplumu içinde gerçekleşip korunabileceğini vurgulayarak başarmakta, ulusal mücadelenin   daha başında arkadaşlarına ve ulusuna “Kürtler, Türklerle birleşti!” müjdesini verebilmektedir. Böylece “etnik bölücülüğün dinsel gerekçe arkasına   saklanmasının” da ancak laik bir yaklaşımla önlenebileceğini daha 1919’da sergilemektedir!

2. AMASYA, ERZURUM VE SİVAS KONGRE KARARLARI

a) Atatürk, NUTUK’ta, ulusal kurtuluş savaşını başlatıp yürütmek üzere   Anadolu’ya geçerken “yetkiyle geçme”ğe temel önem vermekte olduğunu belirtir: “Benim asıl önem verdiğim nokta yetki konusuydu” der. Hatta, Harbiye Nazırı Müsteşar yardımcısı Diyarbakır’lı Kâzım Bey’e “Onlar benden ne istiyorlarsa, sen daha fazlasını yaz. Ama yetkiye ilişkin maddeyi ben kaleme alayım” der ve öyle yapar. Görevi kapsamındaki tüm vilayetlerde ordu, kolordu, vb. askeri birliklere ek olarak, bütün vali, mutasarrıf, kaymakam, belediye başkanı, nahiye müdürlerine emir verebilmek, bildirim yapabilmek, halkla iletişim kurmak üzere onları görevlendirebilmek için yetkili olmak istiyordu. Bunun laiklik açısından   önemi, göksel (ilahi) değil, yersel (dünyevi) nitelikte yetkilerle görevlendirilen ve “hukuka, yasalara bağlı” bir yönetim ile kurtuluşun sağlanabileceğini   temel alan bir düşüncede olduğunu sergilemesidir.

b) Anadolu’ya geçtikten hemen sonra Türk ulusuna, İstanbul’daki Halife-Sultan hükümetine ve işgalci devletlere ilk yaptığı sesleniş, 22 Haziran 1919’da Amasya’dan Ordu Müfettişi görev ve yetkisiyle yayınladığı AMASYA GENELGESİ’dir. Bu genelge yine “ulus”, “yurt”, “ulusal bağımsızlık” gibi tümden laik bir devlet ve toplum anlayışını anlatan kavramlara dayalıdır:

  • “Ulusun bağımsızlığı ve yurdun bütünlüğü tehlikededir.
  • Ulusun geleceğini yine ulusun istenci ve kararı kurtaracaktır!
  • Ulusun durumunu ve tutumunu gözönünde bulundurmak ve haklarını dile getirip dünyaya duyurmak için her türlü etki ve denetimden bağımsız bir ulusal kurul kesinlikle gereklidir (= demokratik temsil ve meclis hükümeti!).
  • (Bu amaçla) Sivas’ta bir ulusal kongre toplanacaktır!”

c) Atatürk, Doğu Anadolu illeri halklarının ulusal haklarını kendilerinin savunma kararlılığyla yapmak istedikleri ve başarıyla toplanmasına   katkıda bulunduğu Erzurum Kongresi sırasında, Türk Kurtuluş Savaşı’nı yürütmek üzere bu kentte biraraya gelen kadro’nun önderliği de gizli oyla (demokratik, yani laik yöntemle) belirlenmiş, Sivas Kongresi kararlarının omurgasını oluşturacak Erzurum Kongresi kararları da laik nitelikte kararlar olmuştur. Bu kararlar içinde, demokratik bir anayasal devletin kurulması amacını daha da belirgin biçimde çağrıştıracak iki madde vardır:

  • Ulusal güçleri etken ve ulusal istenci egemen kılmak temel ilkedir!
  • İstanbul’daki hükümet ulusun bağımsızlığını ve haklarını savunamayacak olursa, Erzurum Kongresi’nce seçilen Temsil Kurulu bir “hükümet gibi hareket edecektir”.

d) Sivas Kongresi’yle, ulusal meclisi toplamak ve toplayıncaya değin yasama organı gibi çalışmak üzere “Anadolu-Rumeli Ulusal Hakları Savunma Derneği” kurulmuş, Temsil Kurulu’nun yine “gerektiğinde bir hükümet gibi” çalışması kabul edilmiştir.

e) Mustafa Kemal’in, Kongre kararlarını ve Temsil Kurulu’nu İstanbul’daki Halife-Sultan yönetimine tanıtma (kabul ettirme) etkinlikleri arasında, Padişah Vahdettin’e gönderdiği şu telgraf da laik düşünüş bağlamında önemlidir:

“Yüce bağımsızlığınız ve dokunulmazlığınızla yüce devletimizin ülke bütünlüğü     uğrunda her özveriyi göze almış bulunan bütün uyruklarınız, ulusal amaçları                 gereğince yerine getirebilecek saygın bir hükümet kurulmasını beklemektedir.        … ulusal vicdana güven vermeyecek bir hükümet başkanına bir dakika bile             katlanamayacağını, … böyle bir durum ortaya çıkarsa, bunun Osmanlı Devleti         tarihinde hiç görülmemiş acı olaylara yol açacağını Yüce Padişahlık katının         bilgilerine  sunmayı bir YURT GÖREVİ sayarız.”

3. TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ DÖNEMİNE İLİŞKİN ÖRNEKLER

a) Mustafa Kemal, NUTUK’ta, TBMM’nin   açılışının ilk günlerinde Meclis’e ve dolayısıyla ulusa açıkladığını belirttiği “Türkiye’nin izlemesi gereken siyasal ilke konusundaki görüşlerini” tümden laik ölçülere dayandırmaktadır:

“Bilindiği gibi Osmanlılar döneminde türlü siyasal yollar izlenmiş ve izlenmekteydi. Ben, bu yollardan hiçbirinin yeni Türkiye devletinin izleyeceği yol olamayacağı kanısına varmıştım.

Efendiler, bilirsiniz ki yaşam demek, mücadele, çarpışma demektir. Mücadelede başarı ise, manevi ve maddi bakımlardan güce, erke dayanır. İnsanların uğraştığı konular, karşılaştığı tehlikeler, elde ettiği başarılar, hep genel toplumsal mücadelelerin dalgaları içinden doğagelmiştir. Doğu halklarının Batı halklarına saldırısı, tarihin başlıca bir evresidir. Türkler de, İslamlıktan önce ve sonra, Avrupa içlerine girmiş, saldırılar yapmış ve yayılmıştır.

Ama efendiler, her saldırıya, her zaman bir karşı-saldırı olacağını düşünmek gerekir. Buna karşı güvenli önlemler almadan saldırıya geçenlerin sonu, yenilgidir, bozgundur, yok olmaktır.

Osmanlı padişahları hem Avrupa’yı, hem İslam dünyasını buyruğu ve yönetimi altına almak amacını güttü. Batı’nın süregelen karşı-saldırısı, İslam dünyasının ayaklanması ve türlü soylardan insanlar arasındaki uyumsuzluklar, Osmanlı İmparatorluğunu da benzerleri gibi tarihin bağrına gömdü.

Değişik ulusları ortak ve genel bir ad altında toplayarak, eşit hak ve koşullar içinde tutup güçlü bir devlet kurmak, parlak ve çekici bir siyasal görüştür. Ama aldatıcıdır. Dahası, ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu, yüzyılların çok acı ve kanlı olaylarla ortaya koyduğu bir gerçektir.

İslamcılık ve Turancılık siyasetinin başarı kazandığı, tarihte görülebilmiş değildir.

(Kılıç ve saban: Bu iki fatihten ikincisi, birincisini her zaman yenmiştir. Çünkü kılıç tutan kol yorulur. Saban tutan kol ise gittikçe güçlenir.)

Bizim açık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yol, ulusal siyasettir: ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı korumak, ulus ve ülkenin gerçek mutluluk ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel ve ulaşılamayacak istekler ardında ulusu uğraştırıp zarara sokmamak; uygar dünyadan uygar ve insanca davranış ve karşılıklı dostluk beklemek.”

b) NUTUK, Türk ulusluğu kavramının da, Türk yurdu kavramının da Erzurum Kongresi’nde, Sivas Kongresi’nde, İstanbul’da toplanan Meclis-i Meb’usan’ın kısa sürede İngiliz işgalcilerce dağıtılmadan kabul ve ilân ettiği Ulusal And Misak-ı Milli’de  ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde anlatımına kavuştuğu görülmektedir

NUTUK’ta bu ulusçuluğun, ırk, soy, inanç üzerine değil, Atatürk’ün TBMM’nde yaptığı açıklamada özetlediği üzere, tarih boyunca içtenlikli biçimde süre gelen kültürel ortaklaşalık üzerine kurulu olduğu vurgulanıyor:

“Burada sözü edilen ve yüksek meclisinizi oluşturan kişi­ler yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir; ama hepsinden oluşmuş müslüman ögelerdir, içtenlikli bir toplamdır. Öyleyse, bu yüksek kurulun temsil ettiği, haklarını, yaşamını, şeref ve ününü kurtarmak için azmettiğimiz emeller yalnız bir islam ögesine ait değildir, türlü islam ögelerinden oluş­muş bir kütleye aittir.”

Burada asıl vurgu, “türlü islam ögeleri” deyimine değil, “ortak yaşamı, ortak hakları, ortak şeref ve  ünü” olma durumuna yapılmaktadır.

c) TBMM’nde hükümet kurulması konusunda, dinsel makam olan “Halife-Sultan makamıyla bağlantı kurma” akımına karşı, Mustafa Kemal’in “asıl amacı koruyan” önerisi kabul ediliyor:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üstünde bir güç yoktur.”

Atatürk, NUTUK’ta, özellikle “bu ilkeye dayalı bir hükümetin niteliği kolaylıkla anlaşılabilir: bu, ulusal egemenlik temeline dayalı olan halk hükümetidir, Cumhuriyettir.”demektedir.

NUTUK’ta, TBMM’nde 1921 Anayasasının hazırlanma sürecinde, ulusal egemenliğe karşı çıkanların, “egemenlik yalnızca halifelik ve sal­tanat makamı ile yurdun ve ulusun bağımsızlığı kurtuluncaya değin ulusa aittir” görüşünü   savundukları, haftalar boyu süren   uzun tartışma­lara yer veriliyor ve ilginç bir durumun ortaya çıktığı anlatılıyor:

“Karşıt görüşlerden biri açıktı: ‘Halife ve padişah vardır ve var olacaktır. O bulununca, bugünkü durum, biçim, yetki, geçicidir. Halifelik ve saltanat makamı çalışma fır­satı bulunca, siyasal ve anayasal örgütün ne olduğu belir­lidir, bilinmektedir… Ankara’ya toplanmış olan birtakım insanlar, geçici önlemlerle uğraşacaklardır.’ Buna karşı olan düşüncede açıklık yoktu. ‘Saltanat ulusa geçmiştir; saltanat kalmamıştır; halifelik de saltanat demektir; öy­leyse onun da varlık gerekçesi yoktur’ yolunda açık ve belirgin konuşulamıyordu.”

Otuzyedi gün sonra 25 Eylül 1921’de düzenlenen gizli oturumda Mustafa Kemal, hem ulusal egemenlik kavramının bilmeyenlerce de anlaşılmasını kolay­laştırıan, hem o geçiş sürecinde ulusal kurtuluş savaşını gereksiz yere aksa­tabilecek vakitsiz bir tutum almaktan   sakınan, ama hem de kendisini ulus egemenliği ilkesinden ödün vermeğe zorlayanları aşıp, onları Halife-Sultan Vahdettin’in “hainliğini onaylamak” zorunda bırakan   şu açıklamalarda bulunur:

“Türk ulusunun ve onun biricik temsilcisi olan Yüce Meclisin, yurt ve ulusun bağımsızlığını, yaşamını sağla­maya çalışırken, halifelik ve saltanatla, halife ve sultanla bu kadar çok ilgilenmesi sakıncalıdır. Şimdilik, bunlardan hiç söz etmemek yüksek yararların gereğindendir. Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha bağlı ve sadık kalındı­ğını anlatıp bunu doğrulamaksa, bu kişi haindir. Yurt ve ulus aleyhinde düşmanların aracıdır. Buna halife ve padi­şah deyince, ulus onun buyruklarına uyarak düşman emellerini yerine getirmek zorunda kalır. Hain ya da ko­numunun erk ve yetkisini kullanmaktan alıkonulmuş kişi, zaten halife ve padişah olamaz. ‘Öyleyse onu yerin­den indirip hemen yerine bir başkasını seçeriz’ demek is­tiyorsanız, buna da bugünün durum ve koşulları elverişli değildir. Çünkü indirilmesi gereken kişi ulusun değil, düşmanların elindedir. Onun varlığını yok sayarak başka birine boyun eğmek tasarlanıyorsa, bugünkü halife ve sultan haklarından vazgeçmeyerek İstanbul’daki kabine­siyle, bugün olduğu gibi yerini koruyabileceğine ve etkin­liğini sürdürebileceğine göre, Yüce Meclis, asıl amacını unutup halifeler konusuyla mı uğraşacak? Ali ve Muaviye dönemini mi yaşayacağız? Özetle bu konu geniş, ince ve önemlidir. Çözümü bugünün işlerinden değildir. Sorunu temelinden çözmeye girişecek olursak, bugün içinden çı­kamayız. Bunun da zamanı gelecektir.

Bugün koyacağımız yasal temeller, varlığımızı ve bağım­sızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisini ve ulusal hü­kümeti güçlendirici anlam ve yetkiyi sağlayacak ve bildi­recek nitelikte olmalıdır.”

d) Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını laikliğin başka bir temel niteliği olan bilimsel   düşünce yapısıyla yürüttüğünün NUTUK’ta da anlatımını bulan iki örneğine de yer vermek gerekir:

1) İstanbul hükümetine açılması kabul ettirilen Millet Meclisi’nin neden İstanbul’da açılmaması gerektiğini anlatma çabaları sırasında üzerinde durduğu gerekçelerden başlıca bir bölümü de şudur:

“Bir toplumun varlık ve mutluluğu, ancak erekte ve ereğe   ulaşılmasında tam bir paylaşım olmasına bağlıdır. “Yurdun kurtarılması ve bağımsızlığın sağlanması” amacına yönelmiş olan ulusal birliğimizin sağlam ve düzenli bir örgütlenişi olması ve bu örgütü gerektiği biçimde yönetip yürütmeğe yeterli kafaların ve güçlerin tek düşünce ve tek güç olarak birleşip uyumlaşması gereklidir. Bu bağlamda, İstanbul’da açılmasında diretilen Mebuslar Meclisinde bu gereksinimi karşılamak üzere güçlü ve birleşik bir Meclis Grubu oluşturulması zorunludur.”

2) Atatürk, NUTUK’ta, Kurtuluş Savaşını yürütürken de, Savaş sonrasında girişilen cumhuriyet, yani demokrasi devrimleri sırasında da, “bir doktrine sahip olup onu uygulamak” yolunda yapılan uyarılara ve “doktrinsizlik” eleştirilerine verdiği yanıt da Türk Devriminin tümden bilimsel bir düşünce yapısıyla yapıldığının bir kanıtıdır:

“Bizim programımıza, karşı çıkanlar, onu görmeğe alışık odlukları bir kitaba (doktrine anlamında, Ö.O.) benzetemiyorlardı. Oysa programımız temelliydi (= somut gerçeklerimize dayanıyorduk, Ö.O.) ve işlemseldi (= uygulama amaçlıydı, Ö.O.).

Biz de isteseydik uygulanamayacak düşünceleri, kuramsal ayrıntıları yaldızlayıp bir kitap (= doktrin, Ö.O.) yazabilirdik. Öyle yapmadık. Ulusumuzun maddi ve manevi gelişme gereksinimleri doğrultusundaki işlem ve eylemlerimizle sözlerin ve kuramların önünde gitmeyi yeğledik.”

Bu düşünceler, “yaşamın kuramları izlemediğini, kuramların yaşamı izleyip kendilerini gerektiğinde düzeltmeleri, gerektiğinde de artık geçerli olmadıklarını kabul etmeleri” temel bilimsel yöntem ilkesinin tam bir anlatımıdır. 

4. CUMHURİYET DEVRİMLERİ AŞAMASINA İLİŞKİN ÖRNEKLER

NUTUK’un Cumhuriyet devrimlerine ilişkin bölümlerinde laiklik düşüncesinin çok daha açık, çok daha güçlü ölçülerde anlatıma kavuştuğunu görüyoruz.

a) Saltanatın Kaldırılışı

Saltanatın kaldırılışı   sırasında, TBMM’nin o zaman var olan “Din İşleri Komisyonu” üyelerinin ‘saltanat erki olmadan Halifelik makamı olamayacağı’ yolunda, Atatürk’ün deyimiyle “herkesçe bilinen uydurma sözlerine” kimsenin karşı çıkamadığını görünce, bir iskemlenin üzerine çıkarak yaptığı tarihsel girişim ve saptama, laikliğin “demokrasi”nin bir başka adı olduğunu pek güzel ortaya koymaktadır:

“Efendiler, egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartış­mayla verilmez. Egemenlik ve saltanat güçle, erkle, zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk ulusunun egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı ve bu baskıcı egemenliklerini altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganların hadlerini bildirerek, egemenlik ve saltana­tını, başkaldırarak kendi eline eylemli olarak almış bulu­nuyor. Sorun, ‘ulusa saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?’ sorunu değildir. Olmuş-bit­miş bir gerçeği anlatıma kavuşturmaktan ibarettir. Bu kesinlikle olacaktır. Burada oturanlar, meclis ve herkes sorunu doğal görürse, düşünceme göre uygun olur. Tersi olursa, yine gerçek yolu yordamınca anlatılacaktır. Ama belki kimi kafalar kesilecektir. İşin bilimsel yanına ge­lince, hoca efendilerin hiç merak ve kaygılarına yer yok­tur. Bu konuda bilimsel açıklamalarda bulunayım.”

Mustafa Kemal’in yaptığı şey, ancak laik düzende gerçekleşebilen insan haklarının en önemli temeli olan “baskıya karşı başkaldırma” hakkını anımsatmaktan ibarettir. Gerçekten insan haklarına dayalı bir devlet ve toplum düzeninde padişah, halife gibi ma­kamlara yer olamaz. Bunlar baskı yönetiminin kurumlarıdır. Baskı yöne­timine, yani zulme karşı başkaldırmak ise, insan haklarının en başta geleni­dir. 

b) Halifeliğin ve “Din İşleri Başkanlığı”nın Kaldırılışı

1) Mustafa Kemal, ulusal egemenlik konusundaki aynı kararlı tutumunu daha sonra halife­liğin ve o tarihe değin hükümet içinde varlığını sürdüren “Din İşleri (Şer’iyye) Bakanlığı”nın kaldırılışı sırasında, din adına ulusal egemenliği, dolayısıyla laik düzeni   engellemek isteyecek­lere karşı da sergileyecektir.

 Bu konuda   NUTUK’ta verilen bilgiler, 21 Nisan 1924 Anayasasının kabulü sırasında   Büyük Millet Meclisi’nin görevlerinden söz eden 26. maddesine “Devletin dini İslam di­nidir” yolunda bir kayıt konulması durumunun yaratılışıyla başlar:  

“Bu cümle daha Anayasaya geçmeden çok önce, İzmit’te, İstanbul ve İzmit basın üyeleriyle uzun bir görüşme ve söyleşmemiz sırasında, konuştuğum kişilerden birinin (Hoca Şükrü Efendi, Ö.O.) şu sorusuyla karşılaştım: ‘Yeni hükümetin dini olacak mı?’

Açıkça söyleyeyim ki bu soruyla karşılaşmayı hiç de is­temiyordum. Nedeni, pek kısa olması gereken yanıtın, o günkü koşullara göre ağzımdan çıkmasını henüz istemi­yordum. Çünkü, uyrukları arasında değişik dinlerden ögeler bulunan ve her dinden kişilere karşı âdil ve yansız işlemde bulunmak ve mahkemelerinde uyrukları ve ya­bancılar hakkında eşit bir biçimde adalet uygulamakla yükümlü olan bir hükümet, düşünce ve vicdan özgürlü­ğüne saygı göstermek zorundadır. Hükümetin bu doğal niteliğinin, kuşkulu anlam verilmesine yol açacak nite­lemelerle sınırlandırılması kuşkusuz doğru değildir…

Efendiler konuştuğum gazetecinin sorusuna ‘Hükümetin dini olamaz!’ diyemedim. Tersini söyledim ‘Vardır efen­dim, İslâm dinidir’ dedim. Ama hemen ‘İslâm dininde dü­şünce özgürlüğü vardır’ tümcesiyle yanıtımı açıklayıp yo­rumlama gereğini duydum.

Demek istedim ki hükümet, düşüncelere ve vicdanlara saygıyla bağlı ve yükümlüdür.

Konuştuğum kişi verdiğim yanıtı kuşkusuz akla yatkın bulmadı ve sorusunu şu yolda yineledi: ‘Yani hükümet bir dine bağlı olacak mı?’

‘Olacak mı, olmayacak mı, bilmem!’ dedim, konuyu ka­patmak istedim. Ama kapatamadım. ‘Öyleyse, denildi, herhangi bir konu üzerinde inançlarıma ve düşüncele­rime göre bir düşünce ortaya atmaktan hükümet beni yasaklayacak, ya da bu yüzden beni cezalandıracaktır. Oysa herkes içinden gelen sesi susturabilecek midir?’

O zaman iki şey düşündüm: biri, yeni Türkiye Devletinde her ergin kişi dinini seçmekte özgür olmayacak mıdır? Öteki, Hoca Şükrü Efendi’nin ‘Kimi yüksek din bilgini ar­kadaşlarımızla birlikte düşündüklerimizi, şeriat kitapla­rında bulunan belirli ve durağan islâm hükümlerini yaya­rak…’ diye başlayan ve ‘İslâm halifeliğinin görevi din buy­ruğunu koruyup savunmakta peygamberin yerini tut­maktır; şeriat hükümleri koymakta Yüce Peygamber Efendimizin vekilliğini yapmaktır.’ diye süren sözleri…

Oysa hocanın sözlerini uygulamaya kalkışmak, ulusal egemenliği, inanç özgürlüğünü kaldırmaya çalışmaktı…

Öyleyse kavramı ve anlamı artık herkesçe tam bir açık­lıkla bilinen devlet ve hükümet terimlerini ve millet meclislerinin görevlerini din ve dinsel kurallar kılığına sokarak kim ve ne için aldatılacaktır?

Gerçek bu olmakla birlikte, o gün, İzmit’te basın önde gelenleriyle bu konuda daha çok görüş alışverişinde bu­lunma yoluna gitmedim.

Cumhuriyetin ilânından sonra da, yeni Anayasa yapılır­ken, laik hükümet deyiminden dinsizlik anlamı çıkar­maya eğilimli olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek amacıyla, yasanın ikinci maddesini an­lamsız kılan bir deyimin sokulmasına göz yumulmuştur. Ulus, anayasamızdan bu gereksiz deyimleri ilk elverişli zamanda kaldırmalıdır.!”

2) NUTUK’ta halifeliğin kaldırılmasına sıranın gelişini anlatan bölümler, kararın yine laik devlet ve toplum düzeninin, yani ulusal egemenlik ilkesinin gereği olduğunu sergilemektedir:

“Efendiler, yüzyıllardan beri olduğu gibi bugün de ulusların bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak, bin türlü amaç ve çıkar sağlamak için dini araç olarak kullanmaya kalkışanlar ne yazık ki bulunuyor.

İnsanlıkta dine ilişkin duygu ve bilgiler, her türlü anlamsız inançlardan arınarak, gerçek bilim ve tekniklerin ışıklarıyla dupduru olup yetkinleşinceye değin, din oyunu oyuncularına her yerde rastlanacaktır.

Şükrü Hocaların ve onları öne süren politikacıların söylediklerine bakılırsa, Halife denilen hükümdar, yalnız Türkiye’deki müslümanların değil, Çin, Hint, Afgan, İran, Irak, Suriye, Cezayir, Fas, Sudan, kısacası dünyanın her yerindeki müslümanları ve ülkelerin işlerinde söz sahibi olacaktı. Bu kuruntunun hiçbir zaman gerçekleşmemiş olduğunu bilirsiniz. … Özellikle böyle bir devlet başkanı makamını korumak için bir avuç Türkiye halkını görevlendirmek, Türk halkını yok etmek üzere uygulanagelen yolların en etkilisi olma mıydı?

Halifelik konusunda her gittiğim yerde halka açıklamalarda bulundum ve kesin olarak dedim ki: ulusumuzun kurduğu yeni devletin geleceğine, işlemlerine, bağımsızlığına, sanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştırmayız. Ulusun kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuza kadar koruyacaktır.

“Ulusumuz yüzyıllarca bu boş görüşlerle hareket ettirildi. Ama ne oldu? Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu çocuklarının sayısını biliyor musunuz? Suriye’yi, Irak’ı korumak için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için kaç insan yok oldu, bunu biliyor musunuz? Sonuç ne oldu, görüyor musunuz?

Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının artık kendi varlığından ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur; başkalarına verilecek en küçük bir şeyi kalmamıştır.

Ulusa şunu da söyledim ki, kendimizi dünyanın egemeni sanmak aymazlığı artık sona ermelidir. Dünyadaki gerçek yerimizi, dünyanın durumunu tanımamak aymazlığı ile ulusumuzu sürüklediğimiz yıkımlar yetişir!”

   …

Efendiler, Halifeliğin korunmasında dinsel ve siyasal yararlar bulunduğunu sanan kimi kişiler, bu kararlar alınırken Halifelik görevini kendi üzerime almamı önerdiler. Bu gibilere hemen, gerekli olumsuz yanıtı verdim…

Efendiler, açık ve kesin olarak söyleyeyim ki, Müslüman halkı, önem ve anlamdan yoksun bir Halife konusuyla uğraştırıp kandırmaya çalışanlar, yalnız ve ancak müslümanların, özellikle de Türklerin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılmak da ancak ve ancak bilgisizlik ve aymazlık belirtisidir.

Müslüman ve Türk ulusunu bu düşük düzeyde saymak ve Müslümanlık dünyasının vicdan temizliğinden, yaratılış inceliğinden alçakça ve canice amaçlar için yararlanmayı sürdürmek, artık o kadar kolay olmayacaktır. Utanmazlığın da bir sınırı vardır!”

3) Cumhuriyet’e karşı ordu eliyle komplo girişimi ve aşılması için ordunun siyasetle ilişkisinin kesilmesi!

“18 Ekim günü, bir buçuk ay süren bir yurt gezisinden Ankara’ya dönüşümde, beni karşılayanlar arasında Rauf ve Adnan Beyleri görememiştim. Oysa dargınlık belirtisi sayılabilecek böyle bir davranışlarını beklemiyordum.

Efendiler, bir komplo karşısında bulunduğumuzu düşünmekte bir saniye bile duraksamadım.

Durum şuydu:

Bir yıldanberi, yani Rauf Beyin Bakanlar Kurulu başkanlığından çekilişindenberi, Rauf Bey’le Kâzım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşalar ve başkaları arasında bir düzen düşünülmüştür. Bunda başarı sağlayabilmek için orduyu ele almak gerekli görülmüştür. Bu amaçla Kâzım Karabekir Paşa Birinci Ordu müfettişi olarak eskiden komutanlık yaptığı Doğu illerinde dolaşırken, Ali Fuat Paşa da politikadan hoşlanmadığını, yaşamını askerlik mesleğine adamak istediğini ileri sürmüş ve İkinci Ordu Müfettişliğine gitmişti. 3. Ordu Müfettişi Cevat Paşa ile O’na bağlı kolordunun komutanı Cafer Tayyar Paşa’nın da bu düzende kendilerine katılabileceklerini düşündüler. Bir yıl, ordular üzerinde kendi görüşlerine göre çalışıp orduları yanlarına aldıklarını sabdılar. Bu bir yıl içinde Cumhuriyetin ilânı, halifeliğin kaldırılması gibi işlemlerimiz, ortaklaşa düzen kuranları birbirlerine daha çok yaklaştırdı ve birlikte çalışmalarına yol açtı. Eyleme siyaset yoluyla geçeceklerdi… Rauf Bey ve benzerleri parti içinde kalmayı başararak… milletvekilleri üzerinde çalışabilmiş, seçim kazanamayan İkinci Grup milletvekilleri aracılığıyla da bütün yurtta ulusu bize karşı kışkırtma fırsatı bulmuşlardı… Kamuoyunda genel bir görüş ayrılığı yarattılar. Hakkâri bölgesinde Nasturi ayaklanmasını bastırmaya çalışırken İngiltere de bize bir ültimatom vermiş, Meclis olağanüstü toplanarak savaş olasılığını göze almıştık.

İşte sözü geçen kişiler, bir yabancı devletin bize saldırabileceği bu çetin günlerde, kendileri de bize saldırarak hedeflerine kolayca ulaşabilecekleri düşüne kapıldılar. Savaşa hazır durumda bulundurmak zorunda oldukları ordularını başsız bırakıp, daha önce sevmediklerini söyledikleri siyaset alanına koştular.

Efendiler, bu komployu öğrendikten sonra, önlemini bulmakta güçlük çekilmedi.

Hemen, milletvekili de olan Fevzi Paşa Hazretlerinden, milletvekilliğinden çekildiğini Meclis Başkanlığına bildirmesini telefonla rica ettim. Daha önce de bu düşüncede olduğunu bildiğim Paşa, ricamı yerine getirdi.

Milletvekili olan komutanlara da şu şifre telgrafı çektim:

“Bana olan güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm önemli bir gereklilik üzerine, hemen milletvekilliğinden çekilme yazınızı Meclis Başkanlığına telle bildirmenizi öneririm. Gerekçe olarak, tüm varlığınızı önemli olan askerlik görevine kayıtsız, koşulsuz olarak bağlamak istediğinizi belirtmeniz yerinde olur…”

Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki ordu komutanının (Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar, Ö.O.) ordu ile ilişkisi kesildi.

Böylece komplo kuranların, Meclise ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri blöf ortaya çıkarıldı.”

4) “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”nın kapatılışı:

(Cumhuriyete karşı ordu eliyle komplo kurmaya kalkışanların istediği Ö.O.,) “Meclis Soruşturması” önergesi oylanarak reddedildi. Bu gensoru oyunundan sonradır ki, karşıtlarımız maskelerini atmak zorunda bırakıldılar. Bilindiği gibi “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” diye bir parti kurdular. Gizli ellerin düzenlediği parti programını da ortaya attılar.

“Cumhuriyet” sözcüğünü ağızlarına almaktan bile çekinenlerin, Cumhuriyet doğduğu gün onu boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye “Cumhuriyet”, hem de “İlerici Cumhuriyet” adını vermeleri, nasıl ciddi ve ne kadar içtenlikli sayılabilir?

“Parti, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır” ilkesini bayrak olarak eline alan kişilerden iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak yüzyıllardan beri bilgisizleri, bağnazları ve boş inançlara saplanıp kalanları aldatarak özel çıkarlar sağlamaya kalkışmış kimselerin taşıdığı bayrak değil miydi? Türk ulusu, yüzyıllardan beri sonu gelmeyen yıkımlara, içinden çıkabilmek için büyük özveriler isteyen pis bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi?

Cumhuriyetçi ve ilerici olduklarını zannettirmek isteyenlerin yine bu bayrakla ortaya atılmaları, dinsel bağnazlığı coşturarak ulusu Cumhuriyete, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi?

Yeni parti, dinsel düşünce ve inançlara saygı perdesi arkasında, “Biz halifeliği yeniden isteriz; biz yeni yasalar istemeyiz; bize Mecelle yeter; tekkeler, medreseler, cahil softalar, şeyhler, müritler, bizimle birlik olunuz! Çünkü Mustafa Kemal’in partisi size gâvur yapacak, size şapka giydirecek!” demiyor muydu?

Efendiler, politika dünyasında birçok oyunlar görülür. Ama kutsal bir ülkünün belirişi olan Cumhuriyet yönetimine karşı, çağdaşlaşmaya karşı, bilgisizlik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık ayağa kalktığı zaman, ilerici ve cumhuriyetçi olanların yeri, gericilere umut ve etkinlik kaynağı sağlama yeri olmamak gerekir.

Ne oldu efendiler? Hükümet ve Meclis, olağanüstü önlemler almaya gerek gördü. Takrir-i Sükûn (Dirlik-düzenlik) Yasasını çıkardı. İstiklâl Mahkemelerini çalıştırdı. Ordunun savaşa hazır sekiz tümenini, ayaklanmaları bastırmak için uzun süre görevlendirdi. “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” denilen zararlı kuruluşu kapattı.

Sonunda elbette Cumhuriyet başarı kazandı. Ayaklananlar yok edildi. Ama Cumhuriyet düşmanları, büyük komplolarının sona erdiğini Kabul etmediler. Alçakça, son bir girişimde bulundular. Bu da İzmir’de düzenlenen suikast biçiminde belirdi.

Cumhuriyet mahkemelerinin eli, bu kez de Cumhuriyeti suikastçilerin elinden kurtarmayı başardı.

Efendiler, aldığımız olağanüstü önlemleri, onlara gerek kalmadıkça, kaldırmakta duraksamadık…

Takrir-i Sükûn Yasasının yürürlükte ve İstiklâl Mahkemelerinin çalışmakta olduğu süre içinde yapılan işleri göz önüne getirecek olursanız, Meclis’in ve ulusun güveninin tam yerinde kullanıldığı kendiliğinden anlaşılır.

Ülkede büyük ayaklanma ve suikastler önlenerek sağlanan dirlik ve düzenlik, elbette kamuyu sevindirmiştir.”

5) NUTUK’ta, yapılan   toplumsal ve kültürel devrimler, demokrasinin, yani laikliğin gerekleri olduğu belirtilerek açıklanmaktadır:

“Efendiler, ulusumuzun giymekte olduğu ve bilgisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının simgesi gibi görünen “fes”i atarak, onun yerine bütün uygar dünyanın kullandığı şapkayı giymesi ve böylece kafa yapısıyla da uygar toplumlardan hiçbir farkı olmadığını göstermesi gerekiyordu.

Tekke ve zaviyelerle türbelerin kapatılması ve bütün tarikatlarla şeyhlik, dervişlik, mürtilik, çelebilik, falcılık, büyücülük, türbecilik, vb. Birtakım sanların yasak edilerek kaldırılması …, toplumumuzun boş inançlara bağlı, ilkel bir topluluk olmadığını göstermesi bakımından ne kadar zorunlu olduğu açıktır.

Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve talihlerini, yaşamlarını falcıların, büyücülerin, üfürükçülerin, muskacıların ellerine bırakan insanlardan oluşmuş bir topluluk, uygar bir ulus olarak görülebilir mi? …

Efendiler, ulusumuzun toplumsal, ekonomik, kısacası uygar yaşamla ilgili bütün işlem ve eylemlerinde verimli sonuçlar getiren yeni yasalarımız da, kadın hak ve özgürlüklerini sağlayan ve aileyi sağlamlaştıran Medeni Kanun da bu dönemde yapılmıştır.

Şunu söylemeliyim ki biz, her araçtan yalnız ve ancak bir düşünceyle yararlanırız. O düşünce şudur: Türk ulusunu uygar toplumlar içinde yaraştığı yere yükseltmek ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temeller üzerinde her gün daha çok güçlendirmek; bunun için de zorbalık düşüncesini öldürmek.”

6) NUTUK’un son sözü, Türk bağımsızlığı ve Türk Cumhuriyet’inin dış ve iç düşmanlardan gelecek saldırılara karşı Türk gençliğine emanet edilmesidir. 

Atatürk, bununla da yine laik, yani özgürlükçü, usçu düşüncenin tam örneğini veriyor:

“Ey Türk Gençliği! Birinci ödevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuza değin korumak ve savunmaktır! Varlığının ve geleceğinin tek temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir.”

“(En elverişsiz koşullar altında bile, Ö.O.) görevin, Türk bağımsızlık ve cumhuriyetini kurtarmaktır”

Önce, ulusal bağımsızlık ile Cumhuriyet’i aynı anlamda ve varoluşun tek temeli öneminde, ulusun en değerli varlığı olarak görmesi, toplumbilimsel, demek ki laik bir insan ve toplum anlayışını yansıtmaktadır. Çünkü, başka uluslara karşı bağımsız olmayan bir ulus, kendi iç yaşamında   özgür olamayacağı gibi, iç düzeni özgürlük ilkelerine dayalı, yani laik nitelikte olmadıkça, başka uluslara karşı bağımsız olma bilincinin de olamayacağı anlayışını göstermektedir. Bu da cumhuriyet ile bağımsızlık değerlerini eş anlam ve eş değerde görmenin sonucudur.

“Gerekli olacak güç, damarlarındaki soylu kanda vardır!” anımsatması da yukarıda belirtildiği üzere, bir ırk değil, tarihsel kültürel oluşum olduğunu gördüğü Türk ulusal ahlak ve bilincine yollama yapmakta, böylece yine ussal, çünkü bilimsel, dolayısıyla laik bir kurtuluş yolu göstermek anlamını taşımaktadır, kanısındayım.