Nazım Hikmet’in Gazete Yazıları

tarafından
49
Nazım Hikmet’in Gazete Yazıları

düşün Konuk

* Doğan HIZLAN | Gazeteci  Yazar

Nâzım Hikmet’in şiiri üzerine çok yazıldı, düzyazısı üzerine de düşünen yazan birçok isim var. Ben de hem şiirine, hem düzyazılarına dair daha önce yazmıştım. İnceleme alanı olarak, Nâzım’ın gazete yazılarını seçmemin nedenlerini sıralamalıyım öncelikle.

Bir edebiyatçı, gündelik yazılarında nasıl bir üslup kullanır?

Gazetecilik ile edebiyatçılık arasındaki bağ nasıl kurulabilir?

En az bir çeyrek asırdır, gazete yazılarına köşe yazısı diyoruz. Daha önceleri bu tür, makale ve fıkra olarak tanımlanırdı. Ancak artık makalenin ve köşe yazılarının içeriği, biçim özellikleri ve daha birçok özelliği farklılaşmış durumda. Fıkra yazıları da gazeteler de eskisi gibi değil. Hal böyle olunca makale, fıkra ile köşe yazısını birbirinden ayırmak gerekir. Nâzım’ınkini bu üç tür içinde sınıflandırmak mümkün olmayacaktır kanaatindeyim.

Onun yazdıklarında bir deneme özelliği de var, gözden kaçırılmaması gereken, bir hikâye özelliği de… Bir edebiyatçının gazete yazılarında mutlaka edebiyatın izdüşümüne rastlanır.

Yazıların içeriğini değerlendirdiğimde, üzerinde düşündüğü sorunlar hakkında bir şey söyleme arzusunun devam ettiğini gördüm. Bünye değiştirmiş de olsa başka türlerde dile getirdikleri, varlığını hala hissettiriyor.

Bazı yazıları dünya görüşünün izini taşısa da, bazı yazıları yalın gündelik dertleri dile getiriyor.

Toplumsal sorunlara yaklaşımında Marksist görüşün gölgesi var. Ama çok sıradan konuları bir ders verme niteliğine dönüştürmüyor. Demek istediğim, malumatfuruş (bilgiçlik taslayan) bir tavır benimsemiyor asla; bilgi, iddia, tez bombardımanı yok, ısrarcı sloganlar da yok.

Bazı okurlar, bir edebiyatçının gazete yazılarında, bir üstten bakışın izleri olabileceğini sanırlar, Nâzım’da bu yoktur. Gazete yazısının işlevini, özelliğini iyi bilen, bunu yerine getiren yazılar onun gazete yazıları…

Sözgelimi, sıradan gazete yazılarının bazılarının konusunu yazarsam, onun geniş ıskalası olan konu zenginliğine dair bilgi edinebilirsiniz. Birkaçını anımsatmalı:

•      Moda civarında oturanların, acil hastaneye yetişmesi gereken bir hasta için gece taksi bulamamalarından yakınan bir yazı.

•      Anadolu tarafında oturanların, gece Tepebaşı’ndaki Şehir Tiyatroları’ndan çıkınca Kadıköy’e vapur bulamadıkları konusuna değinen bir yazı.

•         Kavun karpuz mevsiminde, bunları yiyenlerin kabuklarını sokağa atmalarından şikâyet yazısı…

Nâzım’ın bütün gazete yazılarını yeniden okurken, özellikle yoğunlaştığım yazılar 1931 yılında “Ben” başlığı altında yazdıkları oldu.

Bazen farklı tarihli yazılarında, aynı konuya değinmişse, ikisini bir arada değerlendirmemin daha doğru olacağını düşünerek öyle ele aldım. Nâzım’ın genel olarak gazete yazılarında kullandığı ironik dil, hatta zaman zaman alaycı üslup ilk dikkatimizi çeken unsur olacaktır. Gazete yazılarında kullandığı bazı üslup biçimleri ve ironik dil, onun diğer düzyazılarıyla bu yazılar arasında bağlantı kurulmasını mümkün kılıyor.

Muhakkak belirtmek gerekir ki, makale dışında kalan fıkra veya köşe yazısı olarak ele aldığımız gazete yazısı ille de edebî üsluplardan uzak, yüzeysel yazılar değildir. İlle de derine inmeyen bir anlayışla yazılmaz.

Aslında gündelik saptamalar da, yazarın dünya görüşü içinde mütalaa edilmelidir. Ne olursa olsun, dünya görüşü doğrultusunda yazılmışlardır.

Dünya görüşü sözünü kullanırken, bunun özellikle bir parti mensubiyeti biçiminde algılanmaması gerektiğini belirtmeliyim. Belli bir felsefe, doktrin olarak algılanmalı.

Nâzım’ın gazete yazılarına özel bir dikkat gerekiyor kanımca. Bunun birkaç sebebi var. Bunlardan birincisi, o günden bugüne türün gelişimine, değişimine dair fikir edinebilmek; ikincisi bu dönemler içerisinde Nâzım Hikmet’in bir etkisinin olup olmadığını görmektir. Ama en önemlisi de, şiir, tiyatro ve diğer kaleme aldığı türlerde eserler kaleme alan Nâzım Hikmet’in bu saydıklarımız gibi ‘özel’ bir okur kitlesi bulunmayan okur açısından herhangi bir birikime ihtiyaç duymayan türlerde sergilediği tutumu gözlemleyebilmektir. Gazete yazılarındaki dili, anlatımı, kullandığı üslubu bunu izah edecektir…

Edebiyat tarihine biraz dikkatli baktığımız zaman, edebiyatın ve edebi türlerin popülerliğini edebiyatçı gazetecilerin sağladığını görmekteyiz. Türün ilk örneklerini veren Tanzimat aydınları, romanlarını tefrika ettikleri gazetelerde siyasi, sosyal, gündelik yazılar da kaleme almışlardır. Daha sonra çeşitli edebiyat tartışmaları da yine gazetelerde meydan bulmuştur.

Bugün gazeteciyazar diye bir unvan kullanılıyor, moda bir kullanım olduğu kadar ilginç de! Daha önceki kuşaklarda, “yazar” gazeteci, edebiyatçı gazeteciler ağırlıktaydı: Şinasi, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Peyami Safa, Haldun Taner, Oktay Akbal, İsmail Habib Sevük, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Reşat Enis, Selâhattin Enis, Sabri Esat Siyavuşgil…

Orhan Veli Kanık’ın şiirleri, bu yazarlar tarafından yazılan yazılarda tartışıldı, kamuoyu oluştu ve okur buldu. Edebiyat konularına değindikleri için, olumlu ya da olumsuz ayrımı yapılmadan edebiyattan söz ettikleri için okurlar da edebiyatla ilgilenmişlerdir.

Nâzım’ın bu yazıları halkı, okuru bilinçlendirme gayesinin birer ürünü olarak da değerlendirilmelidir. Okurlara çok şey kattığı söylenebilir, hatta söylenmelidir. Ayrıca bu yazılar, bir gazete yazısının nasıl yazılacağını göstermesi bakımından da yararlı olmuştur.

İçinde bulunulan siyasi ve sosyal ortamı veren yazıların bugünkü benzerleriyle karşılaştırmasını yapmalıyız evvela. Türkiye’de bazı konular yıllar boyu tartışılıyor, bazen külleniyor ama tekrar ateşleniyor. Bu da sorunların çözümlenemeyişinden geliyor.

Aşağıdaki yazı bugün de devam eden yazım, hitap şaşkınlığını alaycı bir dille anlatıyor.

Bugün Bay, Bayan, Efendi, Hanımefendi hitaplarını eski sıklığıyla kullanmıyoruz. Zarfın üzerine yalnızca Sayın yazıyoruz, peki bu mektubu gönderdiğimiz “sayın” bir kadın mıdır erkek midir? Nâzım buna benzer bir durumu, bilhassa isim koyma üzerinden değerlendiriyor: “Evinizden uzaklardasınız. Şöyle bir telgraf alıyorsunuz: ‘Bir çocuğun oldu. İsmi Nüzhet. Yavruya hediye göndermek için çarşıya koşuyorsunuz. Kundak filan alacak değilsiniz ya? Nasıl olsa onu oradan tedarik etmişlerdir. Büyüdüğü vakit kullansın diye bir şey almak lazım. Fakat ne? Telgrafı noksan çekmişler. Çocuğun ismi Nüzhet’miş.’ İyi ama Nüzhet hem kız, hem de erkek ismidir… Gel de işin içinden çık! Eğer ismi Ali olsaydı erkekliği muhakkaktı. Ayşe koysalardı kızlığından şüphe etmezdiniz… Ve alacağınız hediyeyi ona göre alırdınız. Şimdi Nüzhet beye veya hanıma ne almalı?” 1

Benim Gönül adlı çok sevdiğim bir erkek arkadaşım var. Derya diye bir arkadaşıma da yurtdışından Derya Hanım diye mektuplar gelirdi. Acaba bilgisayar, epostalar bunu çözdü mü, sanmıyorum. Nâzım bu karmaşa üzerinden devam ediyor: “Şadan, Nüzhet, İsmet, Kâmuran isimlerini sevmem… Ali, Hasan, Mehmet, Ayşe, Fatma, Emine isimlerine diyecek yok doğrusu…” 2

Nâzım’ın en sıradan, gündelik konuya dair böyle alışılmışın dışında örnekleri var. Ayrıca “siyasi ve sosyal” içeriği daha farklı yazılarda da konuya uygun bir üslupla, tüm detaylarıyla, kuşatıcı yazılara imza atıyor. Bir gazete yazısı boyutunda olmasına rağmen, çok önemli bir yazısını örnek vermeli. Kavramları yerli yerine oturtuyor, tanımlarını veriyor.

Sağ ve sol terimleri bugün için ne ifade ediyor? Sanırım Nâzım’ın gerekçeleri bugün de sağlamlığını koruyor. Ortadaki laf kalabalığını önleyen, gürültüyü bertaraf eden bir üslupla ve meseleyi bir kavram ekseninde açıklamak, tartışmayı ciddileştirip kahve sohbetinden kurtarıyor. Bugün bu tanımların ışığında partileri nasıl değerlendireceğiz?     1930’dan bugüne geçen zamanı düşündüğünüzde doktrine dair birçok kitap, bunun yeniden görüşülmesini gerektiriyor. Eskiyen yanıyla eskimeyen çekirdeğini bir arada değerlendirmeliyiz.

Aslında tartışma yönteminin genel sınırlarını, tartışacağımız konuları özetleyince yorum, yeniliği kaldırabiliyor. Bugün bir mihenk taşımız var mı? Bunları mı kullanacağız, yoksa yenileyecek miyiz? Ama bu yazının bir bölümü bugün de hatırlanmalı; ‘Cumhuriyetçi, milliyetçi, laik bir hudut dahilinde.’ “Sağ ve sol meselesi muhtelif memleketlerde muhtelif manalar ifade eder. Ve muhtelif içtimai hudutlar ve çemberleri içinde yine muhtelif cereyanlar gösterir…

Türkiye’de cumhuriyetçi, milliyetçi, laik bir hudut dahilinde sağ ve solun muayyen bir manası vardır. Bu manaya, bu hudut dahilinde bir fırkanın, bir gazetenin, bir şahsın sağ veya sol olduğunu anlamak için de muayyen bir mihenk taşı lazımdır. Öyle bir mihenk taşı ki, mevzuubahsi hudut dahilindeki tavazzuhları, fertleri ona vurduğumuz zaman, bize ayarını bildirsin, sağ mı, sol mu olduğunu anlatsın.

Türkiye’de cumhuriyei, milliyetçi, laik bir hudut dahilinde sağ ve solun derecesini, ayarını gösteren mihenk taşı nedir?

Bence, bu mihenk tı: Emperyalizm düşmanğı, emperyalizme mukavemet, bir kelime ile antiemperyalizmdir 3

Sırasıyla iki yazıyı da hatırlayacak olursak, çocuklara verilecek isim konusunda da antiemperyalizmin ne olduğu konusunda da yazılar yazmış Nâzım Hikmet. İkisinin de üslubu farklı; birisinde daha kişisel bir açıdan yaklaşıp örneğini ona göre verirken, diğerinde yol gösteren, öğretici bir tavır var. İkisinde de hususi bir üslup hakim.

“Bizim hallolmayan sorunumuzdur, dönek münevver. Münevverin dönek olması bence döneklerin en tehlikelisidir.

Memleketin en büyük neşriyat ve matbuat merkezinde böyle bir havanın esmesi, ne onun esmesine sebebiyet verenler için, ne de o havayla dönenler için iyi bir numara değildir…

Hava oyunu yalnız borsada değil, siyasette de tehlikeli bir nesnedir.

Memleket değirmenini tün memleketin havası döndürebilir Bir tek muhitin havayla nse dönse dönek birkaç münevver döner 4

Yukarıdaki alıntıdan bir cümlenin özellikle altını çizmek gerekir: “Memleketin değirmenini bütün memleketin havası döndürebilir… Bir tek muhitin havasıyla dönse dönse dönek münevver döner…” Zaman zaman günümüzde de dile getirilen bu döneklik veya aydın dönekliği meselesinde deNâzım’ın kullandığı dil, üslup ve konuya değinme şekli diğer yazılarından farklıdır. Alaycı üslubu, ironik dili ve daha başka nitelikleriyle Nâzım, gazete yazılarında bütün maharetlerini sergiler gibidir. Bu, onun gazete yazılarının genel karakteristiği aslında. Halkı aydınlatma, yetkilileri uyarma, hatta halkı yetkilileri uyarmak üzere aydınlatma şeklinde belirtilmelidir bu karakteristik özellik. Toplumcudur! Marksist bilinçle kaleme alınmıştır çoğu, ama salt kuram peşinde değildir, Türk halkının da farkındadır, bilincindedir. Örneğin, genç kızların kadınların peşine takılıp deyim yerindeyse tacizde bulunan gençleri hem geleneksel ahlak anlayışı içerisinde hem de Marksist açıdan değerlendirip, yine geleneksel ahlak anlayışı üzerinden dillendirir. Makyajı abartan genç kızları doğallığın ne olduğunu izah ederek aydınlatmaya çabalar. Sonra herkesi, ciddi bir şekilde uyarır: “Seni beğeniyorum. Kafanın şını benmiyorum! Senin gibi okuma çında, okullu bir kızcağızın saçlarını kıvırtması, bu kıvlmış saçlan üstüne okul şapkasını, bir eski günler külhanbeyinin fesi gibi, yampiri giymesi bana kötü geliyor…

Seni beğenmiyorum, kızım Kafanın ini beğenmiyorum. Arkadaşlarınla konuştuklarına kulak kabarttım. Giyim, kuşam, süs, tuvalet… 14 yındasın, yetmiş yında kocakarı gibi dedikodu yayorsun. Kaytan bıyıklı sinema delikanlılarının adını ezbere biliyorsun da, geçen gün sana bir kocamış, dudakları boyasız hatuncuğun fotoğrafını gösterdim, “Bu kim?” dedim, bilemedin… Onu bilmeni çok isterdim kızım. O, kadın soyunun en büyüklerinden biriydi. O Madam Küri idi, kızım… Ona benzemeni öyle dilerim ki!..” 5

Günümüzün popüler kültür odaklı yaşamının yüzeyselliğine yıllar öncesinden dikkat çekiyor Nâzım. Bugün de yakındığımız meselelerden birisi. Nâzım aynı yazının başında, politik tavrını da açık sözlülükle belli ederek, uyarıyor gençliği…

“Ne yüreğimin başında yil bir sarık var, kızım, ne zümde kara bir gözlük Kendimi bildim bileli, bir gün olsun, düşüncelerime cübbe giydirmedim. Bana göre, Süleymaniye, yeryüzünde,yeryüzünün sevgisiyle söylenmiş unutulmaz bir Sinan türküsüdür, kızım başka bir nesne değil… Deden orda, alnını hasırlara koyarak, kendi güçsüzlüğüne ağlarmış! Ben bugün, yine orda, ademoğullarının yaratıcı gücüne inanıyorum.

Yalnız buna, başka bir nesneye değil!..

Sen daha küçüksün, kızım, yaşın on dört. Biraz daha büyüyünce sana laikliğin ne demek olduğunu anlatacaklar. Onu anladığında anlayacaksın ki, baban ondan da bir adım ilerdedir… İşte bunun için, kızım, sana şimdi söyleyeceklerimi, yobaz bir kafanın sözleri sanma…” 6

Tüm yazılarını dikkatle okuduğunuz zaman bir kere daha göreceksiniz ki, Nâzım Hikmet’in ele aldığı konuların büyük bir çoğunluğu hâlâ gündeme alınabilecek, bugünü yansıtan konular ve itirazlardır. Bu, onun konu seçimindeki hassasiyetini gözler önüne serdiği kadar, ülke olarak bilhassa sosyal alanda birçok konuda çok fazla bir mesafe kat edemediğimizin göstergesi. Bugünkü dille belirtmek gerekirse, popüler kültür öğelerinin gündelik yaşamımızın her alanına sirayet etmesi bir süre sonra bizleri gerçeklikten ve elbette ki, nitelikli sanattan, bilimden de uzaklaştırıyor.

Tasarruf haftası içindeyiz Bilmem hangi vilayette tasarruf cemiyeti reisi, kahve yerine bir bardak su içerek “haftanın” resmi küşadını yaptı… Şimdi, h de tasarrufa riayet etmeksizin, nutuklar söyleniyor, makaleler yazılıyor.

Tasarruf haftası epeyi masraflı olacak galiba?..

14 milyonluk nüfusumuzdan 13.999.500üne tasarruf edin demek: Çırılçıplak gezin ve açlıktan ölün! demektir… Vasati kazancımız ayda 25 lirayı geçmiyor. Kooperatif, sendika v.s. gibi içtimai ve iktisadi teşekküllerimiz yok… Tasarrufçu beyler, hangi yüzle, böyle bir kitleden tasarrufa riayeti istiyorsunuz?” 7

Cumhuriyetin ilk yıllarında çeşitli hatalar vardı. Yerli Malı Haftası 90’lara kadar devam etti, her ne kadar içeriği eskisi gibi olmasa da… Cumhuriyet bürokrasisinin halkı bilinçlendirmek amacıyla düzenlediği bu haftalardan bazılarına yetiştim; bürokratlar, tek parti döneminin kodamanları bu vesileyle çeşitli toplantılar yapar, nutuklar atarlardı. Nâzım hem bu durumun anlamsızlığını değerlendiriyor hem de bürokrat gösterişçiliğinin arkasında yatan büyük fakirliği gözler önüne seriyor. Daha önce sözünü ettiğimiz, aydınlatma ve uyarma fikirlerinin bir arada olduğu bir yazı… Tabii yine bu yazı üzerinden değerlendirecek olursak bugünkü kooperatif veya sendikalar asıl amaçlarını ne derecede yerine getirebiliyorlar, amacına uygun hareket edebiliyorlar mı sorularının üzerine ve o günden bugüne nereye geldiğimiz kadar, bugünkü gazete yazılarının içeriği ve dili üzerine de eğilmeli…

Şimdi okuyacağınız alıntının bulunduğu yazı elbette bir spor yazısı değil. Ama son yılların moda ifadesiyle “futbolun sadece futbol olmadığının” da bizzat Nâzım Hikmet tarafından ilanıdır. Nâzım’ın sosyalist, Marksist dolayısıyla halkçı tavrı her zaman kendini gösterir. Meselelere Marksist eleştirinin sorularını sorar ve onun üzerinden değerlendirmeler yapar. Futbol takımlarını tutan insanların bile diğer kimliklerini değerlendirerek ele aldığı futbol yazısı, aslında birçok açıdan da hakikati gösterir. İngiltere ve Almanya’da yahut Avrupa’nın diğer ülke ve şehirlerinde de böyle değil midir? Bir takım, fabrika işçilerinin kurduğu bir futbol takımıyken, diğerleri daha farklı bir sosyal sınıfın takımıdır. Her ne kadar Türkiye’de Batı’daki örnekleri kadar belirgin hatlarla belirlenmiş olmasa da, Nâzım’ın sorduğu sorularda haklılık payı vardır. Ama en önemlisi, futbol yazısında da sosyal ve siyasal bir tavır sergileyip, aydınlatmacı fikri benimseyerek uygun bir üslupla kaleme almasıdır.

“Fenerli misin, kardeşim?.... Eyvallah Fener’deniz!.. Galatasaraylı mısın, monşer? Natürelman!..

Ben, iki gözüm ne ‘eyvallah Fener’denim, ne de ‘natürelman’ Galatasaray’dan… Ne yalan söyleyeyim, kardeşim, Taksim Stadyumu’nun eşiğini geçmemişim hani!.. Kumar oynamam, at yarışına meraklı değilim, horoz dövüşünden anlamam!.. İster sinema olsun, ister atletizm, yıldızların tercümei haline ezbere bilmem, anacığım…

Fenere kanımın kaynamaya başlaması başka sebepten…

Son yaptığım timai, felsefi, harsi, kozmografî tetkikat neticesinde, anladım ki, Fener, İstanbul, Kadıköy, filan semtlerinin mümessilidir Galatasaray Beyoğlu, Şişli semtlerinde taraftar sahibidir… Fener’in kaptanı Sirkeci’de dükkân açmış… Galatasaray’ınki Beyoğlu’nda.

Ben, iki gözüm, spordan anlamam ama, şimdi neden, Fener’in taraftarı, Galatasaray’ın balosu, müsameresi çoktur bunu anladım işte.” 8

Aşağıdaki yazı benim de çocukluğumda, gençliğimde tanık olduğum bir manzarayı tasvir etmesi açısından, anılarımın tazelenmesine neden oldu. Ama bir o kadar da Nâzım’ın meselelere bakış açısını göstermesi açısından güzel bir örnek olduğu kanaatindeyim. Gerçekten de, Nâzım’ın söz ettiği mekânın caddeye bakan pencerelerinin yarım perdesi vardı. Perdenin kornişleri pirinçtendi, o kornişe geçirilmiş pirinçten eller perdeyi tutardı. Eğer dışarıyı görmek isterseniz perdeyi çekebilirdiniz, görünmek ve görmek istemezseniz; o zaman, en fazla başınızın üstü görülebilirdi dışarıdan. Gelip geçen, içerinin doluluğunu görebilse de, kimlerin olduğunu göremezdi asla. Birçok kişi, çay saatinde ya da sabah buralarda otururdu. Çok ünlüydü, hatta bazı ünlü yazarlar bu otelde kalırdı. Sadece bu mekanda değil, dönem içinde Beyoğlu’nun birçok pastanesinde böyle bir âdet vardı.

Cevap vereyim: Beyoğlunda, İstiklal Caddesindeki Tokatlıyan Otelinin kahvesinin camekânları

Bu camekânların arkanda, tıpkı kocaman camdan sandıkların içine konan balıklar gibi, ehemmiyetli şahsiyetler oturur. Sabahtan akşama kadar, camekânların arkasında, pürvekar ve pürhaşmet, oturur ve caddeden geçen fanilere, nimilahlar gibi, gurur ve merhametle bakar bu fevkalbeşerler…

Tokatyan’ın camekânları deyip geçmeyin! O camekânların önüne oturup mühim çehresini, heybetli göbeğini veya dazlak kafasını, yoldan gelip geçenlere teşhir etmek her babayiğitin kârı değildir. Bu işi becerebilmek için, kendi kendini, bir sinema yıldızı gibi yakışıklı, tatlı su balığı gibi kavanozda oturmaya layık, Amerikalı bir milyarder gibi piyasaya hâkim, bir İngiliz lordu gibi vakur addetmen lazımdır, iki gözüm! Aksi takdirde, falso yaparsın… Bu büyük asalet mevkiini kepaze edersin; velhasıl bu sahadaki vatandaş vazifeni beceremezsin!

Vallah da, billah da beceremezsin!.. 9

Gerçekten de yakın zamanda yine İstiklâl Caddesi ve diğer benzeri muhitlerde sıklıkla gördüğümüz kahve zincirlerinde de benzeri bir anlayışın olduğunu hatırlamak çok da zor olmasa gerek. Hatta bu kez, koltukları doğrudan caddeye çevrilmiş durumda olanlarına bile tanıklık ettiğimizi düşünürsek, başka konularda olmasa da bu konuda biraz geliştiğimizi ve perdeleri kaldırıp yönümüzü de sokağa çevirdiğimizi görebiliriz(!).

Nâzım’ın yazıları aynı zamanda dönemin Türkçesi’ni, daha da önemlisi İstanbul’da kullanılan ve her zaman ayrı bir başlık altında ele alınan/alınması gereken İstanbul Türkçesi’nin örneklerini barındırması açısından da oldukça önemli…

“Bana inanmazsanız. Birkaç tane muamma yazayım da halledin bakayım.

1. Kuleyi yutmuş baba!..

Bilin bakayım bu ne? Hangi sebze, yahut hangi meyve, yahut hangi eti yenilen hayvan, kuleyi yutabilir?.. Bilemediniz.

Ben yleyeyim: Marul

  • Dört tanesi Maçkada apartman yayor, Efendi!.

Bilin bakalım, bu ne? Yüzer bin liralık dört adet çek mi?

Hayır bilemediniz. Ben söyleyeyim: Hıyar Yani hıyarlar öyle büyük ki, dört tanesiyle apartman inşa etmek mümkün.

3. Ha kuzular, ha kuzular, Beykozun bu kuzular!..

Nafile, koyunun yavrusu aklınıza gelmesin. Balıkçılar kalkan balığını böyle satarlar…

4. Aaaaayt, çibalım aaaaa!.. Saray lokması gibi maşallah Arılar balı bu çiçekten alıyor, Efendi… Beykoz cevizi gibi!..

Bu, bir sapık İspanyol asilzadesi gibi uzun isimli nesne nedir? Boşuna düşünmeyin. Ben söyleyeyim: Dut…”10

Gazete yazılarına dikkatli baktığımız Nâzım Hikmet, (haklı olarak) dünya görüşünün dümen suyu içerisinde ve halkçı yazılar kaleme almıştır. Gerek diliyle, gerek üslubuyla, gerek ele aldığı konuları anlatış biçimiyle, gerek bu yazılarda yapmak istedikleri açısından değerlendirildiğinde Nâzım, şimdiye kadar ürün verdiği diğer türlerden daha farklı bir tutum içerisindedir. Şiirlerindeki aşk unsurunun yerini halkı bilinçlendirme tutkusu almıştır. En sıradan konuda da, en alışılmışın dışında konuda da, bugün bile gündeme alınabilecek önemli konularda da bir şeyler söylemek, bir şeyler öğretmek, bir şeyleri fark ettirmek arzusundadır. Haliyle dili de ona göredir, üslubu da…

Bu yazı, Nâzım Hikmet’in gazeteciliğine dair bir tür dipnotu çalışması olarak tanımlanabilir. Bu dipnotlarının belki de en önemlisi, tüm bu yazıların adeta birer ders niteliğine sahip olmasıdır. Bugünün gazete yazarları da onun yazılarından yararlanabilir, hatta yararlanmalıdır da.

Gerek içerik, gerek biçim açısından, gerekse ele aldığı konuya göre değişen anlatımı açısından, yazıyı kurgulama konusunda örnek alabilirler. Günlük bir konuya, fetva verir gibi, ders verir gibi yaklaşmadan bilgi veriyor, ince alayı kullanıyor, doktrinini, dünya görüşünü de o yazıların içine yediriyor.

Bir yargıya vardığınızda bunu nasıl ileteceksiniz okura? Gündelik olayları ihmal etmeyeceksiniz, küçük ve büyük mesele ayrımı yapmayacaksınız. Ama yazarın da düşünce sistemini okura sezdireceksiniz. Gerek örnek verdiklerim, gerekse kitaplarında okunabilecek diğer gazete yazıları hep bu çerçeve içindedir. Kendisini ve halkı ilgilendiren her konu hakkında kalem oynatmıştır Nâzım Hikmet. Ama bunu yaparken edebiyattan da taviz vermemiştir. Gazete yazısında edebiyat nasıl kullanılır? Bunu da ondan öğrenebilirsiniz. Hiç kuşkusuz birçok edebiyatçı gazeteciden bu yöntemleri öğrenebilirsiniz. Daha önce isimlerini andığım, Peyami Safa ve Haldun Taner’in gazete yazıları da bugün bile okunacak yazılar arasındadır. Haldun Taner’i ayrı bir yere koyacak olursak Nâzım Hikmet’in gazete yazılarının özellikleri onun “halkçı” kimliğini tüm çıplaklığıyla ortaya serecektir.

Nâzım Hikmet’in bazı yazılarını belki, günlük notlar olarak yorumlayabilirsiniz. Elbette bu çok olağandır. Beni ilgilendiren yanı günlük, sıradan bir yazının bile nasıl yazıldığıdır. Ayrıca birçok yazıda İstanbul Türkçesi’nin sesini bulabilirsiniz.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, Nâzım Hikmet, gazete yazılarında şiirlerindeki gibi yüksek perdeden bir seslenişten uzak, sıkıtı malumatfuruşluktan uzak, öğretmen edasıyla değil, ama her zaman bilinçlendirmek üzere yazılar kaleme almıştır. Meselelere doktrinine ve dünya görüşüne uygun olarak yaklaşır, sosyal açıdan değerlendirir ve futboldan da, semt pazarlarından da, mahallelinin çilesinden de bahsedebilir. Aynı şekilde siyasi eleştirilerini de yapar. Halkçı bir tutum içerisinde herkese hitap eder. Şiirlerinde veya tiyatro oyunlarında dile getirdiği, olmasını istediği “mutlu insanlar”ın, adil yaşamın, hakça yaşamın gerçekleşmesi için gerekli olan meselelere değinir ve bu yönde halkın bilinçlenmesi için kalem oynatır.

Daha önce de belirttiğim üzere, bu yazıyı bir dipnotu olarak adlandırmak gerek belki de. Zira Nâzım’ın gazete yazılarına tek tek eğilmek gerekir.

KAYNAKÇA

1.   Nâzım Hikmet, Çocuğun İsmi, Yazılar, YKY, s.28 2.        Nâzım Hikmet, Çocuğun İsmi, Yazılar, YKY, s.29

3.        Nâzım Hikmet, Sağ mı, Sol mu Meselesi, Yazılar, YKY, s.30,31 4.                       Nâzım Hikmet, Hava Meselesi, Yazılar, YKY, s.32, 33

5.        Nâzım Hikmet, Tasarruf Haftası, Yazılar, YKY, s.45

6.        Nâzım Hikmet, Kızım Sana Söylüyorum, Yazılar, YKY, s.207208

7.        Nâzım Hikmet, Kızım Sana Söylüyorum, Yazılar, YKY, s.207208

8.        Nazım Hikmet, Bu Birinci fıkramdır / Fenerbahçe Galatasaray’a dair, Yazılar, YKY, s.55

9.        Nazım Hikmet, Bu on altıncı fıkramdır, Yazılar, YKY, s.78

10.  Nazım Hikmet, Eğlenceli Bilmeceler, Yazılar, YKY, s.126