MİLLİ MÜCADELE’NİN FELSEFESİ: MİLLİ İRADEYİ HAKİM KILMAK

tarafından
75
MİLLİ MÜCADELE’NİN FELSEFESİ: MİLLİ İRADEYİ HAKİM KILMAK

Lemi Atalay | ODTÜ ADT 2007 Mezunu; Arş. Gör., Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü

Giriş

Vatan topraklarının emperyalist ülkelerin işgalinden kurtarılmasını sağlayan Milli Mücadele’nin 100. yılını kutladığımız bu zamanlarda, Milli Mücadele’nin sadece bir askeri başarı anlamına gelmediğinin, aynı zamanda siyasal ve yönetimsel anlamda da önemli değişikliklerin başlangıcına karşılık geldiğinin hatırlanmasında büyük yarar vardır. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilmiş olan Milli Mücadele bu yönüyle sadece yabancı işgalcilere karşı verilmemiş, aynı zamanda uzun yıllar boyunca egemenliğin sahibi olup, izlediği olumsuz politikalar sonucu çağa ayak uyduramayıp, Türk milletinin geri kalıp, işgale uğramasına sebep olan saltanat yönetimi anlayışına da karşı verilmişti. Dolayısıyla bunun bilincinde olan Mustafa Kemal, Milli Mücadele’nin daha ilk dönemlerinden başlayarak ülkenin bağımsızlığının ancak milletin iradesinin hakim kılınmasıyla mümkün olacağını vurgulamıştı. Bu doğrultuda Milli Mücadele, milli iradenin yansımasını bulduğu bir millet meclisi aracılığıyla verilmiş ve millet egemenliği anlayışı savaş sonrası kurulan Cumhuriyet yönetimi ile taçlandırılmıştı. Hem Milli Mücadele dönemi hem de Cumhuriyet için bu derece önemli olan milli irade anlayışını incelemeyi ve değerlendirmeyi amaçlayan bu araştırmada, öncelikli olarak milli irade kavramının düşünce tarihindeki karşılığına bakılacak ve bu bağlamda ortaya koyduğu genel irade yaklaşımıyla, halk egemenliği anlayışının fikir babalarından olan Jean Jacques Rousseau’nun görüşleri incelenecektir. Rousseua’nun fikirleri incelendikten sonraysa, bu görüşlerin Mustafa Kemal’in fikirlerine nasıl yansıdığı ortaya konmaya çalışılacaktır. Bu bakımdan özellikle Milli Mücadele dönemindeki söylemlerinden yararlanılarak Mustafa Kemal’in, Rousseau’nun genel irade kavramının hangi niteliklerini benimseyip, milli irade anlayışına yansıttığı anlaşılmış olacaktır.

Rousseau ve Halkın Egemenliğini Mümkün Kılan Genel İrade Anlayışı

Aydınlanma döneminin özgün fikirleriyle bilinen düşünürü Jean Jacques Rousseau ortaya attığı fikirlerle sadece Fransız Devrimi’nin oluşum sürecine katkıda bulunmamış, farklı zamanlarda farklı ülkelere yansıyacak geniş bir etki bırakmıştı. Rousseau’nun “halk egemenliği” ve “genel irade” kavramlarına dayanan düşüncesinin izlerini Milli Mücadele’den Cumhuriyet’e uzanan süreçte Türkiye’de ve Mustafa Kemal Atatürk üzerinde de görmek mümkündü. Mustafa Kemal Paşa’nın Milli Mücadele’nin felsefesi olarak belirlediği “milli irade” anlayışında karşılığı bulunan düşüncelerini daha iyi algılayabilmek için öncelikle Rousseau’nun düşünce sistemini ve genel irade anlayışını yakından incelemek yararlı olacaktır.

İnsanoğlunun en önemli sorunu olarak özgürlük sorununu gören Rousseau, bir türlü kendini çeşitli düşünce ve kişilerin esiri olmaktan kurtaramayan ve başkalarının koyduğu kurallara uymak zorunda kalan insanların bağımsız olamadığını, bu özgürlük ve bağımsızlık sorununu çözmek için egemenliğin halka geçmesini ve genel irade doğrultusunda halkın kendi koyduğu yasalarla yönetilmesini savunmaktaydı. Rousseau’nun öngördüğü bir toplumsal sözleşme sonucu oluşacak bu durumda, insanlar artık kendi koyduğu kurallara uyup, istemediği kurallara uymak zorunluluğundan kurtulacağı için özgür ve bağımsız olacaktı. Halkın egemenliğini eline almasına karşılık gelen bu yönetim biçimini Cumhuriyet olarak adlandıran Rousseau, hem bu Cumhuriyet’in temeli olacak toplumsal sözleşmenin, hem de Cumhuriyet’i oluşturacak tüm yasaların genel iradeye dayanması gerekliliğini vurgulayarak, genel irade kavramını düşünce sisteminin merkezine yerleştirmekteydi.1

Genel irade kavramının en temel özelliği isminden de anlaşılacağı üzere genel olmasıydı. Yani ancak tüm halkın ortak çıkarlarını ilgilendirecek bir irade, genel iradeye karşılık gelebilirdi ve bu bakımdan kişisel özel iradelerden doğal olarak farklı bir bütünlüğü ifade etmekteydi. Bireyin kendisinin sahip olduğu özel çıkarın, genel yarardan çok farklı bir şeyi öngörmesinin mümkün olduğuna belirten Rousseau’ya göre, böylesi bir durumda özel iradelerin, bireyin yurttaş olarak sahip olduğu genel iradeye aykırı ya da karşıt olma sorunuyla karşılaşılabilecekti. Kişinin genel iradeye karşı gelmesine sebebiyet verecek bu tarz bir durumun oluşması halinde Rousseau, bireyin topluluk tarafından ona saygı gösterilmeye zorlanması gerekliliğini öne sürmekteydi. Rousseau için bu aslında bireyin özgürlüğünü kısıtlamak gibi gözükse de, aslında kişinin özgür olmaya zorlanması ve her türlü kişisel bağımlılıktan kurtulması anlamına gelmekteydi. Çünkü ona göre kişinin sadece kendi isteklerine uyması aslında köleliğe karşılık gelmekteydi. Genel irade doğrultusunda kendi koyduğu yasalara uyduğundaysa esas özgürlüğe ulaşmış olacaktı. Bu noktada doğal özgürlük ve toplumsal özgürlük ayrımı yapan Rousseau, bireyin toplum sözleşmesiyle birlikte doğal özgürlüğü bırakıp, toplumsal özgürlüğe ulaştığını savunmaktaydı. Böylece eskiden sadece kendini düşünen insan, sözleşmeden sonra toplum olmanın gereği olarak artık, başka değerlere de önem vermeye başlamış olmaktaydı. Tabi bireyin bu şekilde genel iradeye zorlanması için genel iradenin gerçekten genel olması, yani tüm topluma yararlı şekilde hazırlanmış olması lazımdı. Genel iradenin genel olmaktan çıkıp, özelleşmeye başlaması durumundaysa bu tip uygulamalar baskı ve angaryaya dönüşme tehlikesini içermekteydi. Genel iradenin bu şekilde genel olmasını sağlamak içinse iradenin herkesle ilgili olup, herkesten çıkması gerekmekteydi. 2 Yani doğal ve sınırsız özgürlüğünü bırakıp, toplumsal sözleşme sonucu siyasal ve ahlaki bir özgürlüğe erişen yurttaş, siyasal bir topluma girmesinin getirdiği yükümlülükler doğrultusunda, genel iradenin oluşması için yasama ve egemenlik kullanma faaliyetlerine katılmalı, genel iradeyi yansıtacak kanunların ortak çıkarlar doğrultusunda hazırlanmasına katkı sağlamalıydı. 3

Geneli ilgilendiren ve yurttaşların katılımıyla hazırlanacak genel irade, Rousseau’ya göre basit bir oy toplamına karşılık gelmemekteydi. Çünkü Rousseau için genel iradeyi genel yapan oyların sayısından ziyade onları birleştiren ortak yarardı. Bu noktada herkesin iradesi ile genel irade arasındaki farka dikkat çeken Rousseau, genel iradenin sadece ortak çıkarlarla ilgili olduğunu, herkesin iradesinin ise özel iradelerin toplamına denk düştüğünü belirtmekteydi. Bu nedenle genel irade bu tip bir oyların birleşmesi tarzında değil, birbirini yok eden özel iradelerin kaldırılmasından sonra farklılıkların toplanması şeklinde ortaya çıkmaktaydı. Genel iradenin bu şekilde tespit edilebilmesi içinse aydınlanmış yurttaşların sürekli olarak düşünüp, tartışması, yurttaşlık görevlerini yerine getirmesi ve genel iradeyi oluşturması gerekmekteydi. Ortak bir irade yerine oluşan kısmi birleşmelerin, başka iradelere göre genel olsa da devlete göre yine özel bir düzeyde kalacağını hatırlatan Rousseau’ya göre bu nedenle devlet düzeyinde kısmi birleşmelerden ziyade, her yurttaşın görüşü sonucu oluşturulacak genel bir irade hakim olmalıydı. 4

Yurttaşların genel iradenin oluşum sürecine katılmasına sürekli olarak vurgu yaptığı görülen Rousseau için bu durum genel iradenin her zaman doğruluğa karşılık gelmesi için de gerekli koşullardan biriydi. Ancak gerçekten kamu yararı için olan iradelerin doğruluğa karşılık gelebileceğini savunan Rousseau, genel iradenin yansıdığı kanunların bu nedenle tüm yurttaşları ilgilendirecek şekilde ve halkın yararına yönelik olmasının önemini de vurgulamaktaydı. Öte yandan, Rousseau, halkın her zaman doğru kararlar alamayacağını düşünmekteydi. Çünkü insanların kendi iyiliklerini isteseler de, bunun ne olduğunu her zaman öngöremeyecekleri görüşündeydi. 5 Bu noktada özellikle anayasa gibi zor kanunları hazırlamak için gerçekten aydınlanmış yurttaşlara ihtiyaç olduğuna dikkat çeken Rousseau’ya göre, her zaman bu tarzda yurttaşlar bulunmadığı için, üstün özelliklere sahip, genel iradenin neyi gerektirdiğinin farkında olan bir kanun koyucuya da gereksinim bulunmaktaydı. 6

Rousseau’nun savunduğu genel irade kavramı kapsamında bir diğer önemli unsur da egemenlik anlayışıydı. Genel iradenin uygulanmasına anlamına gelen egemenlik kavramı bu nedenle Rousseau için son derece önemliydi ve bu egemenlik herhangi bir şekilde başkasına devredilmemeli ve bölünmemeliydi. 7  Rousseau halk egemenliğine inanan bir düşünür olduğu için egemenliğin devredilemeyeceğine yaptığı vurguyla monarşik sistemlere karşı duruşunu sergilemekteydi. Egemenliğin bölünemeyeceği yaklaşımı ise ilk başta kuvvetler ayrılığına bir karşı gelme gibi dursa da, böylesi bir yaklaşımdan ziyade egemenliğinin kaynağının ayrıştırılmasına karşı gelmeyi ifade etmekteydi. Yoksa yasama ve yürütme gibi işlemlerin farklı olduğunun farkında olan ve bunu kitabında da işleyen Rousseau daha çok bu kuvvetlerin kaynağının tek bir egemene ait olmasını savunmaktaydı. Bu tek olan egemenliğin halka ait olduğunun altını çizen Rousseau için bu nedenle egemenliğin bölünmesi onun yok edilmesi tehlikesini barındırmaktaydı. 8

İnsanların kölelikten çıkıp özgür bir duruma kavuşması için egemenliği kendi eline alması temel düşüncesinden yola çıkan Rousseau’nun bu amacı mümkün kılmak adına savunduğu unsurların başında genel irade yaklaşımının geldiği görülmekteydi. Halkın, egemenliğini ne doğrultuda kullanacağının bir anlamda karşılığı olan genel irade, toplumsal sözleşme niteliğinde olacak anayasaların ve diğer yasaların hazırlanmasında da bir rehber olacaktı. Genel irade tüm yurttaşları ilgilendirdiğinden, tümünün ortak çıkarına yönelik olması gerekmekteydi. Bu ortak çıkarı belirlemek zor bir işlem olduğu için yurttaşların bilinçli ve aydınlanmış bir konumda olması, özel çıkar ile kamu yararı arasındaki ayrımın farkında olması da kritik bir konumdaydı. Yurttaşların bu konuma erişmelerini sağlayacak ve onlara yasa yapım sürecinde yol gösterecek üstün niteliklere sahip bir kişi de Rousseau’nun genel irade felsefesinin önemli unsurlarından birini oluşturmaktaydı.

Mustafa Kemal ve Milli İradeye Dayanarak Milletin Amaçlarını Gerçek Kılmak

Jean-Jacques Rousseau’nun genel irade felsefesi bağlamında öne çıkardığı üstün niteliklere sahip bir yasa koyucu lider anlayışının Türk toplumunda, 1. Dünya Savaşı sonrası verilen Milli Mücadele sırasında Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kimliğinde belirdiğini söylemek mümkündür. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Milli Mücadele’den Cumhuriyet’in kuruluşuna ve sonrasına devam eden süreçte, Mustafa Kemal Paşa’nın Rousseau’nun genel irade kavramını bir rehber olarak kullandığı açıkça görülmekteydi. Mustafa Kemal’in söyleminde “milli irade” şekline dönüşen genel irade düşüncesinin yukarıda sıralanan birçok unsuru Mustafa Kemal tarafından benimsenmiş ve özellikle Milli Mücadele sırasınca kullanılmıştı. Böylece “milli irade” anlayışı Milli Mücadele’nin felsefesini oluşturan bir konuma erişmişti.

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın öne çıkardığı bu milli irade anlayışının izleri gerek Milli Mücadele sırasındaki söylemlerinde, gerekse de 1927 yılında okuduğu Büyük Söylev’inde açık bir şekilde görülmekteydi. Samsun’a çıkışından kısa bir süre sonra 22 Haziran 1919 tarihinde komutan arkadaşlarıyla yayımladıkları Amasya Genelgesi’nde ilan edilen “milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ilkesi Milli Mücadele’nin milletin iradesine dayanarak verileceğini ortaya koymaktaydı. Amasya Genelgesi’nden sonra 24 Temmuz 1919 tarihinde toplanan Erzurum Kongresi sırasında Mustafa Kemal Paşa, milli iradeye dayanan bir Millet Meclisi’nin bir an önce meydana getirilmesini ve gücünü milli iradeden alacak bir hükümetin kurulmasını kongre çalışmalarının ilk hedefi olarak göstermiş ve Kongre sonrası alınan kararlar arasına milli iradenin hakim kılınması maddesi yerleştirilerek bu anlayışı kuvvetlendirmişti. 9 Milli isteğin Erzurum ve Sivas kongrelerinde açıkça ortaya konmasının ardından 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya gelen Mustafa Kemal, burada halka yönelik yaptığı bir konuşmada bir milletin ancak kendi gücüne ve varlığına dayanarak bağımsızlığını sağlayabileceğini vurgulamış, bu nedenle de milli mücadelenin örgütlenmesi için milli iradeyi hakim kıldıklarını dile getirmişti. Öte yandan, artık bütün dünya milletlerinin artık sadece milli hakimiyeti tanıdığını da sözlerine ekleyerek bu hakimiyetin karşılığı olan milli iradenin öneminin altını çizmişti. 10

Milli mücadelenin hazırlanış sürecine denk gelen Kongreler döneminde milli iradenin önemin vurgulayan ve milli iradeyi hakim kılmak kararını kabul ettiren Mustafa Kemal Paşa, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasıyla bu amacı doğrultusunda önemli bir adım daha atmıştı. Milli iradenin karşılığı olan bu Meclis’te yaptığı çeşitli konuşmalarla da Mustafa Kemal, Rousseau’nun genel irade anlayışını nasıl milli irade kavramına dönüştürerek kullandığını göstermişti. Bu bağlamda Mustafa Kemal, Rousseau gibi milli iradenin özel iradelerden farklı ve üstün olduğunu çeşitli vesilelerle dile getirmişti. Bu bağlamda 1 Aralık 1921 tarihinde Meclis’te yaptığı şu konuşmasında, Mustafa Kemal adeta Rousseau’nun fikirlerini özetlemişti:

“İnsanlar ister istemez beraber yaşamak ihtiyacında varlık bulmuşlardır. Bundan dolayı beraber yaşamakta olan insanlar bir cemiyet oluştururlar ki; bu cemiyet kendisini oluşturan fertlerin kuvvetlerinin çalışmasından ortaya çıkar. Ve işte irâde, hâkimiyet denilen kuvvet, bu kuvvetten ibarettir; işte bu kuvvet cemiyetin kuvvetidir ve bu kuvvet, cemiyeti oluşturan her ferdin ayrı ayrı kuvvetinden üstündür. Belki bu ifademden bu kuvvetlerin maddî bir şey olacağı sanılır! Kuvvetleri toplayarak bir bileşke bulmuş oldum. Evet isterseniz maddî olsun fakat bu maddi oluşun içinde manevî bir kuvvet vardır. Efendiler, bunu da açıklayabilmek için izninizle şu tarzda açıklamada bulunacağım: Bir cemiyetin içinde beraber yaşamaktan, insanlık mahkûmiyetinden, yaratılışından dolayı ortaklaşa bir çalışma hissi vardır. Manevî olan bu çalışma hissi, bir kuvvet ve çalışma gücü oluşturur. İşte bu ortak manevî kuvvet, demin açıkladığım gibi o kuvvetle beraberdir, ayrı bir şey değildir. Efendiler! Bu kuvvet zaman ile insanların medenî gelişmeleriyle yükselir, olgunlaşır ve millî irâde, millî hâkimiyet bu kuvvetten ibarettir.” 11

Milli iradenin özel iradeden farklılığına işaret eden Mustafa Kemal, bu söylemiyle insanların toplumsal yaşam gereği yurttaşlık bilinciyle kendi çıkarlarından ziyade ortak iradeye yönelmesinin önemini vurgulamıştı. Yurttaşların milli iradeyle uyumlu hareket edebilmesi içinse onların milli iradenin belirlenme sürecine bizzat katılması ve bu sürece katkı sağlaması da Mustafa Kemal için önemliydi. 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir’de halkla yaptığı bir konuşmada bu konuya dikkat çeken Mustafa Kemal, millet işlerinde her bireyin görüşünün önemli olduğunu; çünkü milli iradenin sadece bir kişinin düşüncesinden değil, tüm bireylerin ortak arzularından ve amaçlarından oluştuğunu kaydetmiş ve bu doğrultuda orada bulunan halkın görüşlerini, düşüncelerini, sorularını özgürce ifade edebileceğini belirtmişti. 12

Yurttaşın katılımıyla ve halkın ortak çıkarlarını temsil edecek şekilde hazırlanacak milli irade, Rousseau’da olduğu gibi Mustafa Kemal’de de her zaman doğruluğa karşılık gelecekti. Milli iradenin meşrulaştırıcı yönüne böylece vurgu yapan Mustafa Kemal, bu görüşünü Meclis ve kanunların oluşumuyla ilişkilendirmekteydi. Ona göre kurulan meclisin, milli egemenlik ilkesini kabul edip, milli iradeye dayanmasıyla birlikte yasallığı ve kanuniliği de sağlanmış olmaktaydı. Çünkü gerek anayasa maddeleri olsun, gerekse diğer kanunlar doğrudan milletin vicdanından doğmakta ve oluşturulmaktaydı ki zaten Mustafa Kemal için gerçek kanunlar sadece bu şekilde hazırlanabilirdi. Öte yandan, kanunların milli irade doğrultusunda hazırlanması Rousseau’da da vurgulandığı gibi özel iradelerin genel iradeye zorlanması sorununu kendiliğinden kaldırmış olacaktı. Çünkü Mustafa Kemal’e göre de sadece milli iradeye dayanan kuvvetler gerçek kuvvet olup, ancak bu tarz iradeler millet nezdinde yaşayabilirdi. Milletin iradesine dayanmayan kuvvetler ise baskıcı olup, insanlara mutluluk sağlayamayacaklarından dolayı sonları hüsrandı. 13

Milli Mücadele’nin, başlangıcından itibaren bu şekilde milli iradeye dayanacak şekilde oluşturulması Mustafa Kemal Paşa için Milli Mücadele’nin ulaştığı başarının da anahtarını oluşturmaktaydı. Nutuk’ta bu konuya değinen Mustafa Kemal, milletin kurtuluşu için milletin bu konudaki istek ve amaçlarının güçlü bir şekilde oluşturulup, bunların azimli bir şekilde ortaya koyulması gerekliliğini vurgulamaktaydı. Milleti temsil edecek meclisin de bu doğrultuda milletin isteğini aynı kararlılıkla benimseyip, güçlü bir dayanışma ve birlik içerisinde uygulamaya koyması takdirde etkili bir sonuç alınacağını dile getirmekteydi. 14 Zaten Milli Mücadele’nin askeri ayağını zaferle sonuçlandıran Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra Türk milletine yayımladığı beyannamede de bu konunun altını çizen Gazi Mustafa Kemal Paşa, milletin iradesine dayanan her eylemin millet için olumlu sonuçlar doğurduğunu15 belirtmesiyle, milli irade anlayışının Milli Mücadele’de oynamış rolü tekrardan vurgulamış olmaktaydı.

Rousseau’da genel irade kavramı kapsamında vurgulanan özel durumlarda gerekli, önder nitelikte bir kanun koyucunun varlığı olgusunun, Türkiye için Milli Mücadele sırasında Mustafa Kemal Paşa’da karşılığını bulduğunu söylemek abartılı olmayacaktı. Rousseau’nun vurguladığı gibi bu kişi üstün özelliklere sahip olup, ihtiyaç duyulduğu zaman kendi iradesini bir kenara koyup, genel iradenin öngördüğü şekilde hareket edebilmesini bilmesi gerekmekteydi. Kendisi için en kutsal görevin milli iradeye uymak ve bunu her şeyin üstünde görmek olduğunu belirterek16, Rousseau’nun aradığı niteliklere sahip olduğunu gösteren Mustafa Kemal’in, Meclis Başkanı seçildikten sonra 24 Nisan 1920 tarihinde yaptığı şu konuşması da yine bu tarzdaki karakterini gözler önüne koymaktaydı:

“Hayatımın bütün dönemlerinde olduğu gibi son zamanların sıkıntıları ve felâketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki her türlü huzur ve istirahatimi, her türlü kişisel duygularımı milletin kurtuluşuna ve mutluluğu adına feda etmekten zevk alan olmayayım. Gerek askerî hayatımın ve gerek siyasal hayatımın bütün devirlerini işgal eden mücadelelerimde daima hareket tarzım, millî irâdeye dayanarak milletin ve vatanın muhtaç olduğu amaçlara yürümek olmuştur.” 17

Milli iradeye bağlılığını bu sözleriyle gösteren Mustafa Kemal’in, Milli Mücadele sırasında başkomutan seçilerek meclisin yetkilerini geçici bir süreyle kendisine verilmesi, Rousseau’nun öngördüğü bu durumun adeta somutlaşmış halini temsil etmekteydi. Başkomutanlık Kanunu vesilesiyle yapılan görüşmelerde, milli iradenin ancak olağanüstü durumlarda ve milli iradeyi kendi kişiliğinde temsil edebilecek kişilere verilebileceğini belirterek, bu duruma dikkat çeken Mustafa Kemal’e göre Meclis bu yetkiyi kendisine vererek bu durumu ispat etmişti. 18 Nutuk’ta da yine bu konuya değinen Mustafa Kemal, başkomutanlık görevini üstlenmesini ülkenin ve milli amacın yüksek çıkarları adına kabul ettiğini dile getirerek19, bu rolün milli irade kavramıyla ilişkisini tekrardan göstermişti.

Genel irade anlayışı doğrultusunda Rousseau’da önemli olan egemenlik kavramı ve onun devredilemez ve bölünemez niteliğine yine Mustafa Kemal Paşa’nın söylemlerinde de rastlanılmaktaydı. Nutuk’ta Milli Mücadele öncesinde ülkenin içinde bulunduğu durum karşısında tek bir çözümün bulunduğunu, bunun da milli egemenliğe dayanan yeni ve bağımsız bir Türk devleti kurmak olduğunu vurgulayan Mustafa Kemal, egemenlik kavramına verdiği önemi ortaya koymaktaydı. 20 Öte yandan Rousseau’da olduğu gibi egemenlik sadece varlığıyla değil aynı zamanda bölünemez ve devredilemez nitelikleriyle de Mustafa Kemal’in düşüncesinde yer almaktaydı. Milli irade ve onun uygulanması anlamına gelen milli egemenlik anlayışının üstünde başka bir kuvvet olamayacağını savunan Mustafa Kemal için anayasanın birinci maddesinde “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ifadesinin yer alması mecliste somutlaşan milli iradenin bu niteliklerini de göstermekteydi. 21 16 Ocak 1923 tarihinde İstanbul gazetecileriyle yaptığı görüşmesinde bu konuyu gündeme getiren Mustafa Kemal’in şu sözleri bu bakımdan da Rousseau’dan izler taşımaktaydı:

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Ve gerçek milli istek ve iradeyi uygular ve ancak bununla millet alın yazısına sahip olur. Tarihi olaylarımız ve tecrübelerimiz bize milletin koyun sürüsü halinde olduğu görüşünün, keyfin, arzu ve hırsların ve hiçbir şekilde karşılanmayan çıkarların elde edilmesine sürüklemekle milletin yok olmasına neden olan içeriğe dönüşen idare şekillerinin artık memleketimizde uygulamasının kalmadığını göstermiştir. Millet; hâkimiyetini değil, hâkimiyetin bir zerresini bile bir başkasına terk etmenin neden olabileceği felâketin, yok olmanın, hüsranın acısını her an kalbinde ve vicdanında duymaktadır. Zaten iradenin ve hâkimiyetin ayrılamaz ve bölünemez olduğunu ilmen ve gerçekten düşündükten sonra böyle bir görüşün uygulamasına kalkışmak ancak göreceli ve yapay bir işe girişmekten başka bir şekilde yorumlanamaz. Millet ve memleketimiz için ise bu mecburiyet atlatılmıştır. Milleti hâkimiyetinden mahrum eden engel, milletin coşması ve tamamıyla taşması ile biraz zor ve fakat sonuç olarak başarılı şekilde ortadan kaldırılmıştır.” 22

Milli iradenin ve egemenliğin bölünmesi ya da devredilmesi durumunda milletin tehlikelerle karşı karşıya kalacağını ifade etmesiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yine Rousseau’ya benzer bir yaklaşımı benimsediği anlaşılmaktaydı. Böylece Mustafa Kemal’in sıklıkla kullandığı milli irade kavramının vurgulanan tüm bu özellikleri değerlendirildiğinde, milli irade kavramının Rousseau’nun genel irade kavramının üstünkörü bir şekilde isim değişikliğiyle kullanılması anlamına gelmediği ortaya çıkmaktaydı. Bunun aksine Mustafa Kemal, milli irade kavramını özenli ve bilinçli bir şekilde kullanmakta ve Rousseau’nun genel irade kavramı için belirlediği niteliklerin birçoğunu milli irade anlayışına yansıtmış olmaktaydı.

Sonuç

Düşünce tarihinde ortaya koyduğu halk egemenliği ve genel irade fikirleriyle Avrupa’da güçlenmekte olan ulus devlet anlayışının felsefesini yapmış olan Jean Jacques Rousseau’nun görüşleri, Milli Mücadele döneminden başlayarak, yine halk egemenliği ve ulus devlet fikirlerine dayanılarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni de etkilemişti. Bu etkilenme Cumhuriyet’in kurucusu olan Mustafa Kemal’in birçok söylemine milli irade kavramı şeklinde yansımış ve özellikle Cumhuriyet’in kuruluş sürecini hazırlayan Milli Mücadele’nin felsefesini de belirlemişti. Kongreler döneminde sıklıkla dile getirilen “milli iradeyi hakim kılmak” sözüyle özetlenen bu felsefe sadece Milli Mücadele dönemiyle sınırlı kalmamış ve Cumhuriyet döneminde de yaşatılmıştı. Uzun yıllar süren saltanat yönetiminden sonra halkın egemenliği anlamına gelen Cumhuriyet yönetiminde tek kişinin iradesinden ziyade doğal olarak milletin iradesi hakim kılınacaktı. Yine tek kişinin isteklerinden ziyade ortak istekler ve amaçlar doğrultusunda tüm halkın gelişimi ve iyiliği yönünde politikalar üretilmeye çalışılacak ve bu doğrultuda devrimler hayata geçirilecekti. Bu yapılan devrimler ilk etapta üst yapısal hamleler olarak gözükse de, aslında milli iradenin belirlenme sürecinde önemli bir rolü olan yurttaşın, bu rolü üstlenecek bilinç düzeyine erişimini sağlayacak, yani uzun yıllardır bulunduğu tebaa konumundan egemenliğin sahibi ve iradenin belirleyicisi yurttaş konumuna yükseltecek temelleri oluşturmayı hedeflemekteydi. Bu konuma erişen yurttaş bilinçlenmiş ve aydınlanmış bir birey olarak, yaşadığı toplumun daha iyi koşullara ulaşması adına yoğun siyasal ve toplumsal faaliyetler içerisine girmiş olacaktı. Böylece milli irade, Rousseau’nun genel irade kavramını için kullandığı gibi gerçekten milli olacak ve milletin ortak istenç ve amaçlarının karşılığını haline gelmiş olacaktı.

KAYNAKÇA

  1. Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Devin Yayınları, İstanbul, 2004, s. 27-37.
  2. a.g.e. , s. 40-44, 62.
  3. Özgüç Orhan, “J.J. Rousseau’da Genel İrade
    Kavramı” Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi,
    2012 Güz, sayı: 14, s. 14-16.
  4. Rousseau, a.g.e. , s. 59-63.
  5. Rousseau, a.g.e. , s. 59-60, 72-73
  6. Özgüç, a.g.m. , s. 13.
  7. Rousseau, a.g.e. , s. 53-55.
  8. Mehmet Ali Ağaoğulları, Ulus Devlet ya da
    Halkın Egemenliği, İmge Kitabevi, Ankara, 2006,
    s. 100-105.
  9. Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Alfa Yayınları,
    İstanbul, 2005, s. 24, 49-50, 57.
  10. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk
    Araştırma Merkezi, Ankara, 2006, s. 36.
  11. a.g.e. , s. 277.
  12. a.g.e. , s. 462.
  13. a.g.e. , s. 91, 274-280, 507.
  14. Nutuk, s. 452-453.
  15. Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri,
    Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006, s. 365.
  16. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, s. 45.
  17. a.g.e. , s. 96.
  18. a.g.e. , s. 348-349.
  19. Nutuk, s. 464.
  20. a.g.e. , s. 14.
  21. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, s. 256.
  22. a.g.e. , s. 424-425.