KÜRESELLEŞME SÜRECİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

tarafından
92
KÜRESELLEŞME SÜRECİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu

ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu olarak öncelikle bize sunum yapma imkanı sağlayan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü’ne teşekkür ederiz.** Yıllardır üzerinde tartışılan küreselleşme kavramı bugün her boyutuyla insanların ve devletlerin durumunu etkilemektedir. Bu nedenle, küreselleşme kavramı hakkında fikir sahibi olmak, üretilen yeni düşüncelerin günün koşullarına uygun olabilmesi açısından oldukça önemlidir. Sunumumuzda öncelikle küreselleşme kavramının tarihsel sürecini, bu süreci hazırlayan olguları, küreselleşmeye  olan yaklaşımları ele alacak, sonra Kemalizm’in küreselleşmeye nasıl yaklaşması gerektiğini ve yaşadığımız bu sürecin ulus devletler üzerinde olan etkisini tartışacağız.

Küreselleşme 1960’lardan itibaren sık sık tartışılan ve güncelliğini koruyan geniş kapsamlı bir kavramdır. Bugün küreselleşme kavramı ekonomide olduğu gibi sosyal alanlarda, politikada, kültürde aynı zamanda ekolojik ve teknik alanda yaygın olarak kullanılmaktadır.1  Temelde bir dönüşüm sürecini ifade eden küreselleşme kavramının birçok tanımı yapılmaktadır. Bu noktada sürecin tüm boyutlarını kapsayan Steger’ın küreselleşme tanımına yer verebiliriz; “Küreselleşme dünya ölçeğindeki toplumsal karşılıklı bağımlılıkları ve mübadeleleri meydana getiren, çoğaltan, yaygınlaştıran ve yoğunlaştıran toplumsal süreçlerin çok boyutlu kümesini ifade etmektedir. Bu süreçler aynı zamanda, insanların yerel olanla uzakta olan arasında mevcut bağlantılardaki güçlenmeyi giderek daha çok fark etmelerini kolaylaştırmaktadır.”

“Küreselleşme olgusu süreklilik arz eden toplumsal değişmenin bir devamı olarak ortaya çıkmıştır. Bu olgunun kapsamındaki gelişmelerin kapitalizm, sanayileşme, modernleşme gibi süreçlerden kaynaklanan sosyal, ekonomik, teknolojik ve siyasi gelişmelerin bir sonucu olduğu söylenebilir.”3  Bu noktada küreselleşmenin tarihi gelişimine değinmek faydalı olacaktır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi 1960 yılından itibaren dünyada küresel çapta değişimler hızlanmıştır. Fakat dünya çapındaki küresel ilişkilerin gelişmeye başlaması çok daha eski zamanlara dayanmakta ve bu zaman Kant’ın dünya barışına, evrensel barış için çağrısına ve hatta Helenizm’e kadar götürülmektedir.4 Toplumların tarih boyunca ülkeler arası ticaret yollarını kullanmaları, göç etmeleri ve sürdürdükleri savaşlar, kültürel ve ekonomik etkileşimi başlatmıştır. Zamanla teknolojinin gelişmesi ile insanlık yeni arayışlar içerisine girmiş, Coğrafi Keşifler sonrasında insanlar gittikleri yerlere hem kendi kültürlerini götürmüş hem de keşfettikleri yerlerin kültüründen parçalar almışlardır. Bu sırada tarihte bu süreçlerin yoğunluğunu ve küresel kapsamını yeni düzeylere çıkaran çarpıcı teknolojik ve toplum sıçrayışlarının gerçekleşmesi devam etmiştir.5 Örneğin telgraf, telefon, radyo ve uçak gibi icatlar da toplumdan topluma geçmiş ve küreselleşme sürecine katkıda bulunmuştur.

Günümüzde, bilimsel ve teknolojik gelişmelerle bilgi aktarımı artmakta ve bunun sonucunda birbirine yakınlaşan toplumlar arasında küresel bir bağ oluşmaktadır. Özellikle “1980’li yıllardan itibaren bilgi teknolojilerinin yaygınlık kazanması, dünyada mesafe kavramının bilinen gerçek anlamını ortadan kaldırmıştır.”6 Bugün insanlar televizyon ve internet gibi araçlar sayesinde sadece kendi ülkelerindeki olayları değil başka ülkelerde meydana gelen olayları da takip edebilmektedir. Ortadoğu’da internet üzerinden örgütlenilerek meydana gelen halk hareketlenmelerinden tüm dünyanın çok hızlı bir şekilde haberdar olması kitle iletişim araçlarının küresel çapta bir yankı uyandırabileceğine güzel bir örnektir. Tüm bu gelişmeler ile beraber modern kurumlara saldırı şeklinde ortaya çıkan ve bugün hala tam olarak tanımlanamamakla birlikte bireyselliği öne çıkartan neo-liberal politikaların sosyal ve siyasal alandaki temsilcisi olarak görebileceğimiz postmodern akımın küreselleşme sürecini hızlandıran bir fikirsel alt yapı sunduğunu söyleyebiliriz.

Yukarıda da bahsedildiği üzere birden fazla boyutu olan küreselleşme kavramına sadece ekonomik yönden bakmak doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Dolayısıyla biz de küreselleşmeyi ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan incelemeye çalışacağız. Ekonomik anlamda küreselleşme, dünya ölçeğindeki karşılıklı ekonomik etkileşimlerin yoğunlaşmasını ve yaygınlaşmasını ifade etmektedir. Önemli ölçüde yaşanan sermaye ve teknoloji akışları mal ve hizmet ticaretini teşvik etmiştir. Piyasalar dünyadaki yaygınlık alanlarını genişletmiş ve bu süreç ulusal ekonomiler arasında yeni bağlantılar oluşmasını sağlamıştır. 21. yüzyılın küresel ekonomik düzeninin önemli yapı taşları olan dev ulus-ötesi şirketler, güçlü uluslararası ekonomik kuruluşlar ve büyük bölgesel ticaret sistemleri ortaya çıkmıştır.7  Uluslararası şirketlerin ve pazar alanlarının varlığıyla uluslararası sınırlar en aza indirilmiş ve böylece ülkeler geniş bir ekonomik ağın parçası haline gelmişlerdir. Küreselleşmenin bir diğer boyutu olan siyasi anlamda küreselleşme “dünya üzerinde siyasi ilişkilerin yoğunlaşmasını ve genişlemesini ifade eder.”8  Temelde küreselleşmenin siyasi boyutu egemenliğin, demokrasinin ve ulus-devlet kavramlarının bu süreçten nasıl etkileneceğiyle alakalıdır. Ayrıca bugün, herhangi bir ülkenin siyasetini etkileyen bir olay sadece o ülkeyi ilgilendirmemekte, tüm dünyada yankı bulmaktadır. Bu sebeple yaşanan güvenlik sorunlarına çözüm bulabilmek amacıyla Birleşmiş Milletler ve NATO gibi

ulus-üstü yapılar kurulurken kitlesel tepkiler verebilmek adına sivil toplum kuruluşlarının biraraya geldiğini görüyoruz. Kurulan bu uluslararası birliklerle daha çok gündeme gelen sınır ötesi problemler ülkelerin birbirleriyle olan iletişimini artırmış ve daha etkin bir dış politika stratejisi oluşturmalarını zorunlu kılmıştır. Son olarak kültürel anlamda yaşanan küreselleşme ise, “dünya üzerindeki kültürel akışların artmasını ve yayılmasını ifade eder.”9 Bu akışların artması toplumlar arasında ekonomik ve siyasi ilişkiler olduğu sürece kaçınılmazdır. Böyle bir durumda bir toplumun bir diğerinin kültüründen bazı parçaları kendi toplumuna götürmesi doğal bir süreçtir. Bugün ne yazık ki insanların yoğun miktarda Coca Cola tüketmesi ya da Burger King’e gitmesine indirgenen kültürel küreselleşme, yüzyıllardır insanlar arasındaki etkileşimlerin bir sonucu olarak ortaya çıkan giyim, dil, aile yapısı ve yaşam tarzında meydana gelen değişimlerdir. Bugün internetin ve diğer yeni teknolojilerin sağladığı olanaklar sayesinde bireycilik, sürekli tüketim ve çeşitli dini ve etnik ifade tarzları, daha önce görülmemiş bir serbestlikle ve yaygınlıkla dünyayı dolaşmaktadır. Görüntüler ve düşünceler bir yerden diğerine daha kolay ve hızlı bir şekilde gönderilebilir hale geldikçe, insanların gündelik yaşamlarını derinden etkilemektedir. Günümüzde, kültürel uygulamalar çoğu kez kent ve ulus gibi sabit yerellikleri aşmakta ve sonunda egemen küresel temalarla etkileşim yoluyla yeni anlamlar kazanmaktadır.10 Toplumların kültürel özelliklerinin küresel bir biçimde yayılmasının en belirgin örneği kullanılan dillerin küreselleşmesidir. Kuşkusuz İngilizce’nin dünya çapındaki yaygınlığı üzerinde  16. yüzyılda artan İngiliz sömürgeciliği nedeniyle İngilizlerin başka toplumlarla etkileşim içerisine girmesi etkili olmuştur. Ancak bugün onu küresel anlamda önemli yapan bilim ve teknolojinin dili olmasıdır. Bu noktadan hareketle ise bugünün en değerli hazinesi olan “bilgiyi” ve onun ürünü olan bilim ve teknolojiyi üreten toplumların diğer toplumlar üzerindeki kültürel anlamda doğal bir üstünlüğü olduğunu görebiliriz. Bu noktada şuna da değinebiliriz ki küreselleşme bir yandan kültürel benzeşmeye sebep olurken bir yandan da toplumların kendi kültürlerini ayakta tutma içgüdüsüyle yerelleşmelere sebep olmaktadır.

Küreselleşmenin farklı boyutlarına değindikten sonra küreselleşmeye ve onun topluma etkilerine ilişkin farklı yaklaşımlardan bahsetmek faydalı olacaktır. Bu yaklaşımları Radikal(aşırı küreselleşmeci), şüpheci(küreselleşme karşıtı) ve dönüşümcü olarak üç temel grupta toplayabiliriz.

Radikaller, küreselleşmenin insanlık için yararlı olduğunu düşünmektedirler. Bu yaklaşımın savunucularından Buzan ve Segal’e göre teknolojik ve ekonomik gelişmelere bakılarak Batı medeniyetinin alternatifsiz olarak dünyaya hakim olacağı söylenebilir. Tüm kültürlerin karışacağı, medeniyetlerin tek bir medeniyet (Batı Medeniyeti) altında buluşacağı bir süreç başlamıştır.11 Radikallerin bakış açısıyla küresel piyasa, ulusal ekonominin yerini almıştır ve piyasalar artık devletlerden daha güçlüdür. Buradan yola çıkarak sosyal devletin varlığını yadsırlar.  Radikallerin tam karşısında yer alan şüpheciler ise küreselleşmenin yeni bir olgu olduğunu kabul etmezler. “Küreselleşmeyi kapitalizmin savaşçı olmayan işleyiş mantığı ya da jeo-ekonomik emperyalizm olarak değerlendirirken (Gray 1998), küreselleşmenin, beklenilmeyen bir olgu olmadığını sadece bu sürecin aşırı küreselleşmeciler tarafından abartılarak bir efsane haline getirildiğini öne sürmektedirler. Dünya ekonomisi geçmişte olduğundan daha az bütünleşmiştir. Bunun yanında ulusal hükümetler, uluslararasılaşmanın edilgen mağdurları olmamalıdırlar.”12 Şüphecilere göre dünya evrensel değerlerle bir bütün olma yolunda değil tam tersine kutuplaşma yolunda gitmektedir. Son olarak dönüşümcü yaklaşıma göre, küreselleşme toplumlardaki değişimlerin temelindedir ve kaçınılmaz bir süreçtir. Bu değişimlerin altında yatan sebepler ise kitle iletişiminin ve ulaşımın hızla gelişmesidir. Dönüşümcülere göre “Ekonomi daha çok hizmet sektörüne bağlı hale gelmiştir. Bilgi, boş zaman, iletişim, elektronik ve finans ekonomisi içeren hizmetler ekonomideki en önemli hizmetler haline gelmiştir. İletişim devrimi sayesinde anında haberleşme olanağına kavuştuğumuzdan beri, eski yapılar yıkılmaya, eski alışkanlıklar unutulmaya ve kültürler de diğer kültürlerle karşılıklı etkileşime girmeye başlamıştır.”13 

Küreselleşme olgusuyla birlikte birçok tartışma gündeme gelmiştir. Tüm bu tartışmaların odağında ise bugünün kabul gören politik formu olan ulus devletlerin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği ile ilgili değerlendirmeler bulunmaktadır. Radikaller küreselleşme sürecinde ulus devletlerin yıkılacağına dair görüşe sahiptir. Modernizmin bir ürünü olan ulus devletlerin postmodern dünyada işlevlerini yitirdiğini düşünen Radikaller yaşanan sürecin ulus devletler için sonun başlangıcı olacağını belirtmektedirler.  Bu yaklaşımın temsilcilerinden Drucker’in “Dünya sistemi ulus devlet sisteminden çoğulcu sisteme geçmekte, milli egemenlik alanı diye bir şey kalmamaktadır. Siyasal yapıdaki bu değişim ‘egemen devlet ötesi’ çağa geçiş olarak ifade edilebilir. Transnasyonellik (uluslar arası), bölgecilik ve aşiretçilik ulus devleti sıkıştırmaktadır. Paranın transnasyonel hale gelişi milli ekonomiyi, enformasyonun transnasyonel oluşu da ‘milli’ ve ‘kültürel’ kimliği yok etme yolundadır. Tüm bunlara bakarak küresel medeniyetin artık ütopya olmaktan çıktığı, ufukta görüldüğü söylenebilir.”14 ifadeleri radikallerin bugün için

ulus devlet modeline yüklediği misyonu açıkça göstermektedir. Küreselleşmeye farklı bir yaklaşımda bulunan şüpheciler, küreselleşmenin emperyalizmin ve kapitalizmin eseri olduğuna dair düşünceleriyle ulus devletlerin yıkılmaya çalışıldığına ve bu sürecin itinayla planlandığına inanırlar. Aynı zamanda ulus devletlerin işlevini yitirmediği görüşüne sahiptirler.  Bu yaklaşımın temsilcilerinden Falk’ın “Ne dünya devleti ne de bölgesel devlet ihtimal dahilinde değildir. Ulus devlet siyasi kimliğin başlıca kaynağı olmaya devam edecektir. Devletin değiştiği, rolünün zayıfladığı ortadadır. Uluslararası kuruluşlar ve ulus-ötesi kuruluşların gerisinde kalmasının ise bilinçli bir çabaya dayanan boyutu da söz konusudur.”15 ifadeleri şüphecilerin ulus devletin varlığının devam edeceğine olan inancını göstermektedir. Bu konuda son olarak ele alacağımız dönüşümcülerin hem küreselleşmeye hem de ulus devlete yaklaşımları daha gerçekçidir. Dönüşümcüler, radikallerin belirttiği gibi ulus devletlerin işlevini yitirmekte olduğuna ve sınırların kalktığı küresel bir dünyaya gidildiğine inanmamaktadırlar. Dönüşümcülerin küreselleşmeye radikallerin ve şüphecilerin aksine ideolojik açıdan değil sürecin iyi ve kötü yanlarını değerlendirebilen bir bakış açısıyla yaklaştıklarını söylemek mümkündür. Genel olarak dönüşümcüler, egemenlik anlayışının değiştiğine inanmakta ve eskisi gibi bağımsız milli ekonomi politikalarının uygulanamayacağını düşünmektedir. Bu sebeple ulus devletlerin yeni bir forma girmesi gerektiğiyle ilgili yorumlarına rastlanabilir. Dr. Köksal Şahin dönüşümcülerin ulus devlete bakış açısını şöyle aktarmaktadır: “Küreselleşme, geçmişten çok farklı geri dönüşümü mümkün olmayan bir olgudur. Küresel pazar ve medeniyet beklentisi ise bir ütopyadır. Bu süreçte ulus devlet önemli denilecek boyutta değişim yaşamaktadır. Milli ekonomi ve politika eskisi kadar etkili olmamakta, devletler milli özgünlüğü ve kültürel homojenliği sürdürmekte daha az muktedir durumdadır. Ancak, ulus devlet otorite ve güçlerini yeniden yapılandırarak temel siyasi aktör olmaya devam etmektedir.”16  Anlaşılacağı üzere dönüşümcüler, dünyada yaşanılan bu süreçte ulus devletlerin varlığını sürdüreceğine inanırken ulus devletlerin yeni ulus-üstü ve ulus-altı yönetişim mekanizmaları geliştirmeleri gerekliliğinden bahsetmektedir.

Anthony Giddens’ın  “Devlet uluslararası sahnenin en önemli oyuncusu olmaya devam etmekle birlikte, bir yeniden şekillenme sürecini de yaşamaktadır. Küreselleşmeyle milli egemenlik ve milli kimliği yeniden düşünülmek zorunda bırakan, bu unsurları köklü bir şekilde yeniden şekillendiren şartlar oluşmuştur.”17 ifadeleri dönüşümcülerin ulus devlet hakkındaki düşüncelerini anlamak açısından oldukça önemlidir.

Yukarıda bahsedilen yaklaşımlardan hangisini benimsemeliyiz veya yeni bir yaklaşım tarzı yaratabilir miyiz sorusuna cevap vermemiz gerekmektedir. Bugün küreselleşme ile birlikte yeniden yapılanan dünyada bilindiği üzere zaman ve mekan kavramları değişmiştir. Günümüzde her ne kadar ülkeler arasında hala sınırlar bulunsa da internet aracılığıyla bilgi ve iletişim açısından bu sınırlar ortadan kalkmaktadır. Bilgiye ulaşım oldukça kolaylaşırken insanlar, kurumlar ve ülkeler arası iletişim de oldukça gelişmiştir. Örneğin bundan 15-20 sene öncesine kadar Amerika’daki bir okulun kütüphanesine ulaşmak oldukça zor iken bugün öğrenciler dünyadaki diğer üniversitelerin kütüphanelerine ve ders notlarına rahatlıkla ulaşabilmektedir. Aynı şekilde farklı ülkelerdeki akademisyenler buluşmadan teknoloji yardımıyla bilgi alışverişinde bulunabilmektedirler. Bu yüzden günümüzde şüpheciler gibi küreselleşme olgusunu ideolojik bir yaklaşımla toptan reddetmek konunun bilimselliği açısından oldukça sorunsaldır. Radikallerin bakış açısını değerlendirdiğimizde de bazı gerçekliklerin göz ardı edildiğini görebiliriz. Her ne kadar küreselleşme ile birlikte devletlerarası ilişkiler artsa da ulus devletlerin hala kendi çıkarlarını korumaya çalıştığı görülecektir. Aynı şekilde ulus devletler için ekonomik birliklerde bulunmanın, kendi ürünlerine pazar yaratma amaçları da mevcuttur. Örneğin, Avrupa Birliği, IMF gibi ulus-üstü birlikler sadece bir dünya devleti kurulması ideali ile oluşturulmamışlardır. Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi bu süreci radikallerin yaptığı gibi masum bir dünya devleti oluşum süreci olarak görmek ve ulus devletlerin bugün yıkıldığına inanmak doğru değildir. Bu iki yaklaşımın aksine daha gerçekçi bir yaklaşıma sahip olan dönüşümcülerin hem küreselleşmenin durdurulamaz bir olgu olduğunu kabul etmesi hem de küresel bir pazar ve medeniyet beklentisinin ütopik olduğunu belirtmesi oldukça önemlidir. Bu yaklaşımın temsilcilerinin ulus devletin yeni formuyla alakalı farklı düşünceleri olsa da küreselleşme olgusuna ve etkilerine objektif bir şekilde bakmalarının bu süreci araştıranlar açısından güzel bir örnek teşkil edeceği belirtilmelidir.

Küreselleşmeyi yönetilmesi gereken bir süreç olarak ele almak ve bugün yaşanan sorunları bu sürecin adaletsiz yönetimi olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Unutulmamalıdır ki herhangi bir devlet karar alarak “artık küreselleşme uygulayalım” dememiştir.18 Dolayısıyla bugün gelinen nokta birbiriyle eşit şartlarda yarışamayacak pek çok ulusun birbiri ile etkileşimi ile şekillenen bir sürecin sonucudur. Bu etkileşimden fayda görmek ya da özellikle ekonomik anlamda zararlı çıkmamak, ulusların sürece nasıl dahil olacakları konusunda kafa yormasını ve politikalar üretmesini gerektirmektedir.

Üzerinde düşünülmesi gereken diğer bir konu ise küreselleşme gerçeğini göz ardı etmeden ulus devletin varlığını, hangi temeller üzerinden ve nasıl devam ettireceğidir. Ulus devlet aydınlanmayla birlikte ortaya çıkan modern toplumun siyasi formudur. 19. yüzyıldan itibaren dünyada egemen olan bu anlayış, imparatorlukların yıkılmasına sebebiyet verirken ulus devletlerin oluşmasına yol açmıştır. Yaşanan bu değişimle birlikte insanların kendilerini tanımlarken kullandıkları en önemli unsur ulusları olmuştur. Ancak günümüzde küreselleşmenin kaldırdığı sınırlar ve postmodern akımın etkisiyle ulus devletlerin modasının geçtiği konusunda tartışmalar yapılmaktadır. Küreselleşme süreci ile birlikte insanların yerel kimliklerine önem vermeye başlaması ve kendilerini tanımlarken ulus kavramı dışında yeni tanımlamalar kullanması bu tartışmalara dayanak noktası olmuştur. Yapılan bu tartışmalara rağmen ulus devletin yerine henüz geçerli bir siyasi form bulunamamıştır. Dolayısıyla ulus devletler çağının sona erdiğini söylemek zordur. Bu gerçeği belirttikten sonra şunu da ifade etmeliyiz ki ulus devletlerin bugün varlığını sürdürebilmeleri için dönüşen toplum yapısını analiz edebilmeleri gerekmektedir. Ulus devletlerin katı ve merkeziyetçi bir anlayışa sahip olarak varlıklarını sürdürmesi mümkün gözükmemektedir.  Çağımızda dünyaya hakim olan demokrasi, insan hakları gibi kavramların etkisiyle ulus devletler de kendi bağımsızlık alanlarının tanımını tekrar düzenlemek zorunda kalmıştır. Örneğin, bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi devletlere çeşitli cezalar verebilmektedir. İlk bakışta ulus devletlerin egemenliğine müdahale olarak algılanabilecek bu durum demokrasi, insan hakları gibi evrensel değerlerin son derece önemli olduğu günümüz dünyasında artık kaçınılmaz bir gerçekliktir. Bu nedenle ulus devlet ve bağımsızlık konularında değerlendirmeler yaparken bu gerçeklikler göz önünde bulundurulmalıdır. Küreselleşme süreci ile birlikte ulus-üstü yapıların yanı sıra ulus-altı yapılar da oluşmaya başlamıştır. Küreselleşme, hedeflediği sınırsız dünya idealinin aksine yerelleşmeleri ve etnik kimliklerin ön plana çıkmasını beraberinde getirmiştir. Örneğin, ulus devletlerin ilk kurulduğu yıllarda kültürel farklılıkların yaşam alanları, ulusun varlığının korunması adına baskı altına alınabilirken bugün ise farklılıkların yaşanabildiği, yerel ve etnik kimliklerin özgürce ifade edilebildiği ülkeler bağımsız devlet olma özelliğini koruyabilmektedir. Bu nedenle çağımızda farklılıkların birer tehdit olarak görülmesi ve bu bağlamda inkar edilmesi, ulus

devletlerin varlığı açısından sakıncalı durumlar oluştururken; farklılıkları kabul eden ve onların özgürce yaşamalarına olanak sağlayan devletler başarılı bir şekilde varlıklarını sürdürmektedir. Bu süreç tüm bunların yanında devletlerin yönetim şemalarına da etkide bulunmuştur. Örneğin bugün yerel yönetimlerin güçlendirilmesine gerçek manada önem verilmektedir. Aynı şekilde Eski Yunan’da kent devletlerinde doğrudan demokrasiden bahsedilirken ulus devletlerle beraber temsili demokrasiye geçilmiş bugün ise temsili demokrasi yeterli görülmemekte ve katılımcı demokrasinin gerekliliğinden bahsedilmektedir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki yaşanan değişimler ulus kavramının önemini yok etmemiştir. Bu zamana kadar en önemli ulus-üstü yapı olarak görülen Avrupa Birliği ile yapılmak istenip yapılamayan şeyler ulus kavramının önemli olduğunu göstermek için güzel bir örnektir. Kültür, din ve medeniyet açısından en homojen kıtada yürütülen bu projede dahi ulusal kimliklerin yerine getirilmek istenen “Avrupalılık” kavramının kabul görmeyip ulusal kimliklerin gölgesinde kalması ulusal bağlılıkların ne kadar önemli olduğuna dair somut bir göstergedir. Bu sebeple Köksal Şahin’in ifadeleri ile “AB örneğinden hareketle, bölgesel uluslararası oluşumlardan ulusu eritecek güçlü bir kimlik, ortak bir dış siyaset, askeri güç, yerel otoriteler tamamen etkisiz ve yetkisiz kılan bir yapılanma doğmasının en azından uzun vadede mümkün olmadığı söylenebilir.”19 

Küreselleşme süreci ile birlikte ulus devletin nasıl bir dönüşüm içerisinde olduğuna değindikten sonra ulus devlet kavramıyla bağlantılı olduğunu düşündüğümüz Kemalizm’in bütünleyici ilkelerinden olan tam bağımsızlıkla ilgili bize göre oldukça yanlış olan “başka devletlerle hiçbir şekilde işbirliği içinde olmamak” şeklindeki yaklaşım üzerinde durmak yerinde olacaktır. Öncelikle şunu ifade etmek isteriz ki sıkı ilişkiler içinde bulunulan dünyada ulus üstü siyasi mekanizmaların aldığı kararlar belli oranda tüm devletleri etkilemektedir. Bu yüzden bu tür yapılarda yer almamak kimi zaman karar mekanizmalarında da yer almamak anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ulus devletlerin, küreselleşme paradigması içinde yol alan dünyada, ekonomik, toplumsal ve siyasi açıdan pragmatist davranması gereklidir.20 Egemenlik kavramının değişikliğe uğradığı bugünlerde IMF, Avrupa Birliği, NATO, OECD, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi ulus-üstü birliklerde kendi halkının yararına olacak şekilde yer almak ülkelerin bağımsızlığı için bir engel teşkil etmemektedir. Aksine ülkelerin ellerindeki potansiyeli güce dönüştürmesi açısından fırsat olabilmektedir.

Sonuç olarak, küreselleşmeyi ekonomik, siyasi ve kültürel tüm boyutlarıyla ele aldığımızda özellikle ekonomik alanda bu sürecin yarattığı olumsuzluklarla karşılaşmaktayız. Ancak sadece olumsuzlukları baz alarak sürecin tamamıyla karşısında durmak ya da sadece bilim ve teknoloji alanında yarattığı etkiye bakarak küreselleşme sürecini olumlamak doğru olmayacaktır. Sosyal devletin etkisinin azaldığı ve piyasa ahlakının insan olma ahlakının önüne geçtiği bir dönemde yaşanan bu olumsuzluklar küreselleşme sürecinin, tüm dünya menfaatini düşünmeden ancak tüm dünyayı menfaat elde edilebilecek bir alan olarak gören devletler tarafından yönetilmesinden kaynaklanmaktadır. Küreselleşme sürecinin kaçınılamaz bir gerçeklik olduğunu göz önünde bulundurarak, devletlerin bu sürecin olumsuz etkilerini en aza indirip küreselleşmeyi bir fırsata dönüştürebilecekleri açıktır.  ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu olarak, küreselleşme sürecini, yarattığı istismara açık alanlardan sakınılması ancak ortaya çıkardığı zenginliklerden faydalanılması gereken bir süreç olarak değerlendiriyor, ulus devletlerin bugün kendilerini dünyanın koşullarına adapte ederken ulusal çıkarlarından ödün vermemeleri gerektiğini savunuyoruz.

KAYNAKÇA

1. Şenkal, Abdülkadir, Küreselleşme Sürecinde Sosyal Politika, Alfa Yayınları, s.100

2. Steger, Manfred B., Küreselleşme, Dost Kitabevi, s.31

3. Şahin, Köksal, Küreselleşme Tartışmaları Işığında Ulus Devlet, Yeni Yüzyıl Yayınları, s.31

4. ODTÜ ADT, Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye, düşün dergisi 16. sayı, s.35

5. Steger, Manfred B., a.g.e, s.40

6. Hablemitoğlu, Şengül, Küreselleşme Düşlerden Gerçeklere, Toplumsal Dönüşüm yayınları, s.27

7. Steger, Manfred B., a.g.e, s.83

8. Steger, Manfred B., a.g.e, s.83

9. Steger, Manfred B., a.g.e, s.99

10. Steger, Manfred B., a.g.e, s.100

11. Steger, Manfred B., a.g.e, s.63

12. Hablemitoğlu, Şengül, a.g.e, s.22

13. Hablemitoğlu, Şengül, a.g.e, s.23

14. Drucker, Peter, Kapitalist Ötesi Toplum, İnkılap Kitabevi,

15. Falk, Richard, Yırtıcı Küreselleşme, Küre Yayınları

16. Şahin, Köksal, a.g.e, s.77

17. Şahin, Köksal, a.g.e, s.63

18. Güvenç, Nazım, Küreselleşme, düşün dergisi 20. Sayı, s.4

19. Şahin, Köksal, a.g.e, s.285

20. ODTÜ ADT, Kemalizm ve 21. Yüzyılda Türkiye, düşün dergisi 22. Sayı, s.52