KANUN-İ ESASİ’DEN TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU’NA: TÜRKİYE’DE ANAYASANIN TARİHİ

tarafından
1396
KANUN-İ ESASİ’DEN TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU’NA: TÜRKİYE’DE ANAYASANIN TARİHİ

Hamdi Emirhan Genç | ODTÜ ADT

Türk ulusu dünyadaki en köklü devlet geleneğine sahip olan uluslardan biridir. Binlerce yıllık devlet geleneği içerisinde hem İslamiyet’in kabulünden önce hem de sonra daima hukuk kuralları devlet yönetiminde önemli rol oynamıştır. Geleneksel, şeri hukuk kuralları ve devletin kendi kanunları devlet idaresine yön vermiştir. Türkiye tarihindeki ilk anayasa olan Kanun-i Esasi ise 1876’da yürürlüğe girmiş fakat ömrü çok kısa olmuştur. Bu yazıda anayasa kavramından ve anayasa kavramının nasıl ortaya çıktığından bahsedilecek, daha sonra İttifak Senedi’nin imzalanmasıyla başlayan ve ulusal Türk devletinin kuruluşu sayesinde tam anlamıyla bir anayasaya sahip olmamızla sonuçlanan süreçteki siyasal, ekonomik ve hukuki olaylar anlatılacaktır.

1-Anayasa Nedir ve Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

   Bir devletin yönetim biçimini belirten; yasama, yürütme, yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların kamu haklarını bildiren temel yasaya anayasa denir.1 Anayasalar bütün kanunların üzerinde yer alır ve bu kanunların aykırı olmaması gereken temel ilkeleri belirtir. Birçok ülkede kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen mahkemeler bulunur.

   Anayasanın İngilizce karşılığı constitution kelimesidir ve constitute fiilinin isim halidir. İngilizcede constitute fiili “yapmak, oluşturmak, kurmak, teşkil etmek, ortaya çıkarmak” anlamlarına gelir. Anayasanın devletin inşa edildiği prensipleri ve işleyişini belirten bir belge olması nedeniyle “constitution” kelimesinin kullanılmış olması muhtemeldir.2 Türkçede ise anayasa kelimesi İngilizce örneğindeki kuruluş, oluşum, teşkilat anlamlarından farklı olarak; diğer kanunların üzerinde, en yüksek rütbeli kanun, kanunların anası anlamında kullanılır. Bununla beraber Teşkilat-ı Esasiye, Türkiye’nin anayasa tarihinde İngilizcedeki kullanımına en yakın ve anayasa kavramını en iyi karşılayan adlandırmadır. Fakat ileride göreceğimiz gibi, Kurtuluş Savaşı sırasında bu belgeye anayasa veya kanun-i esasi demek yerine Teşkilat-ı Esasiye denmesinin sebebi dönemin şartlarına uygun siyasi bir manevranın gerekliliğidir.

   Anayasalar kabaca iki konu üzerinde durur: Birincisi, devletin yapısı ve işleyiş şekli; ikincisi ise vatandaşların temel hak ve özgürlükleridir. Anayasa kavramının tarih sahnesine çıkma sebebi hükümdarların veya iktidarların yetkilerinin sınırlarını çizmek ve onlara karşı bireyin özgürlüğünü koruma altına almak ihtiyacıydı. Tarihte bu amaçları taşıdığı halde anayasa olarak kabul edilmeyen metinler de (Tanzimat Fermanı gibi) vardır. Bunun sebebi ise, bu metinlerin normlar hiyerarşisinde en üstte yer almamaları ve normal bir kanun gibi değiştirilebilir olmalarıdır.3

   İlk anayasa hareketleri Batı’da 18. yüzyıl sonlarına doğru başlamıştır. Feodal sistemde, toprak sahibi lordların altında serf olarak yaşayan insanlar süreç içerisinde çeşitli dinamiklerin etkisiyle anayasa talep eder hale geldiler. Coğrafi keşifler ve gelişen ticaret sayesinde ortaya çıkan burjuvazi sınıfı feodalitenin çözülüşünü hızlandırdı. Sanayi devriminin gerçekleşmesiyle de ekonomik yapı tümden değişti. Bunun sonucunda eski yapının yerine yeni düzenin gereklerine uygun bir hukuk anlayışı yaratma sorunu ortaya çıktı. Aristokrat sınıftan olmayan fakat paranın sahibi olan burjuvazi sınıfı; siyasete, devleti yönetme mücadelesine katılabilmek için kan bağına dayanan ve babadan oğula aktarılan lordluk düzenini yıktı. Bunun yerine hukuk önünde herkesin eşit olması gerektiği anlayışına dayanan bir düzene girildi. Fransız Devrimi bunun en açık örneklerinden biridir.

Anayasa kavramının ortaya çıkmasıyla kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkması aynı döneme denk gelir. Bizdeki ilk anayasa girişimi olan Kanun-i Esasi ise Avrupa’dakinin aksine, toplumdaki ve ekonomik yapıdaki değişimin yol açtığı doğal bir talep olarak değil, devletin gerileyişine çözüm olarak Batı kurumlarının ve değerlerinin taklit edilmesini savunan bir grup aydının sesini yükseltmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de başarısız olmuştur ve ardından istibdat dönemi yaşanmıştır.

2-Türk Tarihindeki İlk Anayasal Belge: Sened-i İttifak

   Sened-i İttifak’ı hazırlayan süreç Nizam-ı Cedid adı verilen yenilik hareketiyle başlar. III. Selim 1789’da tahta çıktığı zaman Osmanlı İmparatorluğu eski ihtişamlı günlerinden oldukça uzaktı. Öncelikle ordu kurumu baştan aşağıya çürüme içerisindeydi. Orduya asker sağlayan tımar sistemi bozulmuş, (ileride bahsedeceğimiz gibi bunun ekonomi üzerinde de çok ciddi olumsuz etkisi olmuştur) yeniçeri ocağı ise eski disiplininden oldukça uzaklaşmış bir haldeydi. Aile kurmaları ve askerlikten başka işle uğraşmaları yasaklandığı halde yeniçeriler ikisini de yapıyorlardı. Aslında bunun da ötesinde yeniçeri ocağı esnafların ve fakir halkın geçim kapısı haline gelmişti. İnsanlar asker olmadıkları halde yeniçeri ocağına kaydoluyor ve devletten maaş alıyordu. Bu şekilde genişledikçe genişleyen ocak, savaşçı karakterinin temeli olan kuruluş felsefesini özünden saptırarak, siyasal düzene karşı bir ideoloji haline getirmişti. Bunun sonucunda da Osmanlı ordusu düzenli talim yapmayan, yeni teknoloji silahlardan bihaber ve savaş zamanı silah altına alınmaya karşı koyan, alınsa bile bir işe yaramayan bir ordu haline geldi.4

   Ordudaki problemlerle birlikte imparatorlukta ekonomik sıkıntılar da had safhadaydı. 18. yüzyılda artık fetihlerin durması nedeniyle hazineyi besleyen ganimet gelirlerinin yok olması, yeni ticaret yollarının keşfiyle Osmanlı’nın kontrolündeki İpek Yolu ve Baharat Yolu’nun önemini yitirmesi, yolsuzluk ve rüşvetin devlet yöneticileri arasındaki yaygınlığı ve en önemlisi toprak yapısının bozulması o dönemde Osmanlı ekonomisini derinden sarsan sebeplerdir. Toprak yapısının bozulmasıyla tarım alanları boş kalmış, üretim sekteye uğramıştır. Bunu telafi etmek için iltizam usulü esas alınmıştır. Mültezimler (iltizamı alan kişiler) padişaha nakit para ödeyerek toprağın gelirini satın alır, daha sonra da o topraktaki ürünü satmaya hak kazanırdı. Bu sisteme iltizam adı verilirdi. Devletin vergi toplamayla hiç uğraşmadan nakit parayı kasasına koyması hazineyi rahatlatsa da bu sistemin ciddi sakıncaları vardı: İlk olarak iltizamların satışında ciddi yolsuzluklar dönerdi, değerinin çok altına iltizamlar verildiği olurdu ve bu toprakların şahsi mülkiye haline getirilme eğilimleri doğardı. İkinci olarak iltizamı alan kişi, daha sonra ödediği parayı çıkartmak için köylünün canına okurdu.5 kaynak Üstelik bu halkı ve devleti sömüren yöntem yüzünden Avrupa’da gelişen kapitalist ekonomik düzen bizde gelişememiş, güçlü bir orta sınıf yerine sultanın çevresine yakın olarak kümelenmiş, sürekli sömüren azınlık bir sınıf ortaya çıkmıştır.

   Şu ana kadar gördüğümüz bütün bu yozluk, çürümüşlük karşısında merkez (padişah) zayıflamış, otoritesi dinlenmez olmuştu. Anadolu’da ve Balkanlar’da âyanlar aşırı güçlenmiş ve merkeze karşı bir odak haline gelmişlerdi. Zaten halktan ve devlet işlerinden uzak bir şekilde büyüyen, öldürülme korkusuyla şehzadeliklerini geçiren tecrübesiz padişahlar, devlet yönetiminde tamamen devlet adamlarının ve ulemanın kuklasıydı. İşte III. Selim bu gidişi engellemek üzere Nizam-ı Cedid hareketini başlattı. Fakat aynı koşullar onun için de geçerliydi, padişah tecrübesizdi. Yeni kurulan orduyu hazmedemeyen yeniçeriler, (çoğu ocağa kaydolmuş esnaflardan oluşuyordu) sömürü kaynakları ellerinden alınmaya çalışılan devlet adamları ve çağdaşlaşma girişimlerini dinsizlik ilan eden ulemanın el ele vermesiyle III. Selim ve Nizam-ı Cedid hareketi yok edildi.

   Bu olaylardan sonra III. Selim yerine tahta IV. Mustafa geçirildi. Nizam-ı Cedid yanlısı devlet adamları ve kişiler başkentten kaçarak Rusçuk Âyanı Alemdar Mustafa Paşa’ya sığındılar. III. Selim’in tahttan indirilişinden yaklaşık bir yıl sonra da Alemdar Paşa kuvvetleriyle beraber III. Selim’i yeniden tahta geçirmek için başkente yürüdü. Ne yazık ki yeniçeriler daha o gelemeden yenilikçi padişahı katlettiler. Bu yüzden başkentte hakimiyet sağlandıktan sonra Alemdar Paşa, kalan son yetişkin hanedan mensubu II. Mahmut’u tahta geçirdi ve kendisi de sadrazamlığı üstlendi.

   II. Mahmut’un tahta çıkışıyla ise Nizam-ı Cedid hareketi daha ileriye taşındı. Yukarıda anlattığımız bütün olumsuzlukların sonucu olarak merkezi otorite zayıflamıştı ve bu zayıflama, imparatorluğun sağlıklı bir şekilde yönetilmesini neredeyse olanaksız hale getiriyordu. Bu durumu düzeltmek için dönemin sadrazamı Alemdar Paşa’nın öncülüğündeki merkezi yönetim ve taşranın hâkimi âyanlar arasında bir anlaşma imzalandı. Sened-i İttifak adı verilen bu anlaşmaya göre padişaha karşı bir isyan durumunda ayanlar isyanı bastırmaya çalışacaklarına, yönetimleri altındaki halkın vergilendirilmesinde adil olacaklarına ve padişahın emirlerini ve reformlarını (yeni bir ordu kurulması gibi) desteklemeye söz vermişlerdi. Karşılığında da âyanlar ve onların hanedanları padişah nezdinde resmen tanınacaktı. Bu anlaşmadan sonra yeniçeriler yine ayaklandı ve askerlerinin çoğunu diğer âyanların işgalinden korumak için Rusçuk’ta tutan Alemdar Paşa bu isyana hazırlıksız yakalandı. Yeniçeriler Bâb-ı Âli’de Alemdar Paşa’yı öldürmek için kapıyı zorlarlarken Paşa’nın saraydan beklediği yardım gelmedi. Çünkü II. Mahmut da Sened-i İttifak yüzünden âyanlara çok fazla imtiyaz verdiğini düşünüyordu. Beklediği yardımın gelmediğini gören Alemdar Paşa da atını bile bile uçuruma süren bir kahraman gibi Bâb-ı Âli’nin dinamit deposunu içinde kendisi ve yeniçeriler olduğu halde havaya uçurdu. Böylece mimarıyla birlikte Sened-i İttifak da padişahın yetkilerini ilk defa sınırlandıran anayasal belge olarak tarihe karıştı.

3-II. Mahmut’un Saltanatı Boyunca Yapılan Yenilikler  

İmparatorluk, II. Mahmut tahta çıktığında (1808) Rusya ile savaş halindeydi fakat Napolyon’un Rusya’ya saldırmasından sonra Ruslar barış talebi üzerine savaş fazla bir kayıp verilmeden sona erdi. Asıl yaklaşan tehlike Batı’daki gelişmelerden en çok etkilenen gayrimüslim tebaanın bağımsızlık talepleriydi. Bu nedenle imparatorluk, Sırp ve Yunan isyanlarıyla ciddi şekilde mücadele etmek zorunda kaldı. Sırp isyanı bastırıldıysa da Yunan isyanı başarılı oldu. Bu süreçte Yunanistan’ın bağımsızlığı Fransız, İngiliz ve Ruslardan oluşan koalisyon tarafından hem askeri hem politik olarak destekleniyordu. Bu koalisyondan oluşan donanma aynı zamanda Navarin’de Osmanlı donanmasına dost gibi yaklaşarak saldırdı ve Osmanlı donanması tamamen imha edildi. Daha sonra ise, Avusturya’ya karşı imparatorluğun Avrupa’daki geleneksel müttefiki olan Fransa sürpriz bir şekilde Cezayir’i işgal etti ve buradaki Osmanlı yönetimine son verdi. Bütün bu askeri hezimetlerin birden fazla sebebi vardı fakat en belirgin görüneni yeniçeri ocağının 1825 yılında kaldırılması nedeniyle devletin asli askeri gücünü (her ne kadar eski gücünden çok uzak olsa da) kaybetmesi ve yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin daha tam işlerlik kazanamamış olmasıdır. 1831’de ise Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır eyaletine atadığı kendi valisi bağımsızlığını ilan etti. İsmi Kavalalı Mehmet Ali Paşa olan bu isyancı vali, Osmanlı ordusunu bozguna uğrattı ve Mısır’dan Kütahya’ya kadar olan toprakları ele geçirdi. İmparatorluk kendi valisine bile güç yetiremeyecek duruma düşmüştü. Batılı devletlerden yardım bekleyen fakat umduğunu bulamayan padişah “denize düşen yılana sarılır” dedi ve imparatorluğun geleneksel düşmanı Rusya’yı yardıma çağırdı. Rusya’nın boğazlarda söz sahibi olmasından endişelenen İngiltere, Osmanlı ve Mısır arasında arabuluculuk yapmayı kabul etti. Sonuçta Kavalalı özerkliğini ilan etti ve Mısır valiliği hanedanlık haline getirildi. Fakat sultan bu durumdan hiç memnun değildi. Bu yüzden 1839’da Mısır’ı yeniden hakimiyeti altına alabilmek için savaş açtı. Bu savaşta İngiltere’nin siyasi desteğini alabilmek için de Baltalimanı Ticaret Anlaşması imzalandı. Sonuçta hem savaş kaybedildi, hem de imparatorluğun ekonomisi bu anlaşmanın ileride bahsedeceğimiz olumsuz sonuçlarıyla yüzleşti.

   Dönemin içerideki olaylarına bakacak olursak, II. Mahmut son defa ayaklanan yeniçeri ocağını kanlı bir şekilde kaldırdı ve yenilikçi reformların önündeki en büyük engellerden birisi bertaraf edilmiş oldu. İmparatorluğun aldığı ağır yenilgilere bir son vermek ve taşralarda hakimiyetini yeniden kurmak için Batı tarzında giyime, silaha ve talim terbiyeye sahip yeni bir ordu kuruldu ve Prusya’dan eğitmen subaylar getirtildi. İlerici reformların önündeki diğer en büyük engel olan ulemayı ve muhafazakar kesimi ürkütmemek için yeni ordunun adı Asakir-i Mansure-i Muhammediye yapıldı. Yeni orduya Batı tarzında subaylar yetiştirmek için harp okulları ve tabip okulları açıldı. Bu okullar daha sonra çağdaşlaşmanın kalesi haline gelecektir. II. Mahmut, yeni orduyu finanse edebilmek için yeni bir devlet hazinesi kurdu. Orduya asker alımını sağlamak için sadece erkekleri kapsayan ilk nüfus sayımı gerçekleştirildi. Devlet görevlilerini padişaha bağlı kölelerden oluşturan kapıkulu sistemi yerine Batı tarzı bir bürokrasi örgütü oluşturulmaya çalışıldı. Eski tip giyim kuşamın ögeleri olan şalvar ve kavuk, yerini pantolon ve fese bıraktı. İlk gazete Takvim-i Vakayi kuruldu ki bugün hala Resmi Gazete adıyla yayımlanmaya devam etmektedir. Bunun yanı sıra, Tercüme Odası kuruldu ve Fransızca başta olmak üzere yabancı ülkelere elçi olacak devlet görevlilerine dil öğretimi yapılmaya başlandı. Yönetim alanında da önemli yenilikler yapıldı. Divan-ı Hümayun yerini bakanlar kuruluna bıraktı. Sadrazamlığın yerine başvekillik getirildi ve sadrazamın birçok yetkisi bakanlar kuruluna dağıtıldı. Şeyhülislamlık makamı kabine dışı bırakıldı. İdari, hukuki ve askeri alanlarda yasa yapmak üzere sürekli meclisler kuruldu.

   Bütün bu yapılan reformlara rağmen bu dönemde ekonomik alanda bir gelişme kaydedilememiştir. Osmanlı toplumunda bir orta sınıf ortaya çıkmış fakat bu orta sınıfın neredeyse tamamını gayrimüslimler oluşturmuştur. Önceki dönemlerde verilmiş ticari kapitülasyonlar bu dönemde genişletilmiş, Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile zirveyi görmüştür. O dönemdeki Alman devletlerinin bile kendini koruma zorunluluğuyla merkantilist politikalar uyguladığı bir ortamda6, Osmanlı pazarı Avrupalı tüccarların gümrük vergisi ödemeden ticaret yapabildiği serbest bir alana dönüşmüştü. İngiltere, Fransa, Hollanda gibi Sanayi Devrimini doğuran ve sömürgeleri sayesinde ham madde sıkıntısını da aşmış olan bu ülkelerin modern üretim sistemlerinin karşısında Osmanlı’nın vasat düzeydeki üretimi çökmüş, yerli üretim mahvolmuştu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimler berat sistemi altında, imparatorluğun kapitülasyon tanıdığı ülkelerin tüccarlarının sahip olduğu imtiyazlara sahip olabiliyordu.7 Bu durum sonucunda gayrimüslimler sosyoekonomik açıdan gelişti ve Müslümanlarda olduğu gibi sadece aydınlarla sınırlı kalmayan bir çağdaşlaşma bilinci ve ulusal bir burjuvazi oluşturdu. İmparatorluğun siyasi ve askeri iktidarı Müslümanların, mali iktidarı ise gayrimüslimlerin kontrolü altına geçti ve bu paylaşım iki farklı kesim arasında küçümsenmeyecek derecede bir kutuplaşmaya sebep oldu.8

4-Tanzimat ve Islahat Fermanları

   Tanzimat Fermanı, 1839’da Sultan Abdülmecid tarafından ilan edildi. Bu fermanla birlikte sultan halkın can ve mal güvenliğini garanti altına alıyor, iltizam usulü yerine adil bir vergi toplama sistemi ve bütün tebaaya eşit askerlik uygulaması getiriyor, herkese hukuk önünde eşitlik vadediyordu. 1839-1876 arası döneme adını da vermiş olan Tanzimat Fermanı imparatorlukta “ittihad-ı anasır” yani bütün tebaayı Osmanlı kimliği altında birleştirmeyi hedefleyen Osmanlıcılık ideolojisinin zirveyi görmesini sağladı. Zaten fermanın ilan edilmesindeki başlıca sebepler, Batılı devletlerin sempatilerini kazanmak (özellikle Rusya’ya ve Kavalalı’ya karşı) ve ulus bilinci geliştirmeye başlamış, güçlü burjuvazi sahibi gayrimüslim halkları yeniden imparatorluğa bağlamaktı. Bu dönem aynı zamanda kendi toplumunun sorunlarına onu analiz ederek doğru çözümleri bulmak yerine Batı’dan hazır çözümler getirip çuvallamak zihniyetinin de bir devamıdır. Hukuk alanında bir düzenleme olan Tanzimat Fermanı’nın ekonomik alandaki kardeşi de imparatorluğu başta İngiltere olmak üzere Batılı devletlerin sonsuz sömürüsüne açan Baltalimanı Ticaret Anlaşması’dır.

   Elbette bu dönemi sadece olumsuz yanlarıyla öne çıkarmak doğru değil. Tanzimat Fermanı’nın başlattığı bu dönem yenilikçi fikirlerin yeşermesine, bizi cumhuriyete götürecek düşün insanlarının ortaya çıkmasını sağladı. Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla birlikte padişah hukukun kendisinden üstün olduğunu kabul etti. Fakat imparatorluğun aydınlanma yolunda attığı bu adımlardan en çok gayrimüslimler yararlandı. Yukarıda yabancı devletlerin tüccarlarına tanınan imtiyazlardan faydalanabildiklerini belirtmiştik. Gayrimüslim milletlerin ulusal bilinç kazanmalarında imparatorluğun ticaretinde oynadıkları etkin rolün getirdiği zenginliğin yanında yabancı ülkelerin bu milletlerin bağımsızlıklarına dışarıdan verdikleri destek de çok önemlidir. Tanzimat Fermanı ile birlikte kendilerine hukuken tanınan haklar sayesinde kendi yerel ve bölgesel hükümetlerini bile kurdular.9 Bütün bunlarla beraber imparatorluğun Türkçe konuşan Müslümanları, gayrimüslimlerin yanında yoksul kalmış, daha önce de değindiğimiz gibi ne içinden burjuvazi sınıfı çıkarabilmiş, ne de ulusal bilinç edinebilmişti. Onların gözünde Osmanlı İmparatorluğu zaten kendi devletleriydi. Yeni bir devlet kurmaya, Müslümanlıktan başka bir kimlik geliştirmeye gerek yoktu. Üstelik Türk sözcüğü o günlerde aşağılayıcı bir sıfat olarak köylü, kaba saba, cahil insan anlamında kullanılıyordu.10 Bu geri kalmışlık yüzünden süreç yalnızca ekonomik üstünlük değil fakat etnik olarak da üstünlüğe doğru evirilmeye başladı. Anadolu’nun dahi Rum ve Ermeni vatanı haline gelmesi tehlikesi doğmuştu.11 Neticede, Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesiyle gerçekleşmesi beklenen iki amaç da gerçekleşmedi, bilakis bu fermanla beraber Batı devletleri imparatorluğun iç işlerine daha çok karıştı ve gayrimüslimlerin kopuş süreci hızlandı.

   İmparatorluğun anayasal süreci, belli amaçları gerçekleştirmek için Osmanlı aydınları tarafından yaratılan Tanzimat Fermanı’ndan sonra, neredeyse Batı’nın Osmanlı’ya atadığı elçiler tarafından yazılmış olan ve 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı ile devam etti.12 Bu ferman, Tanzimat’ta gayrimüslimlere tanınan hakların imparatorluğun egemenliğine gölge düşürecek seviyede arttırılmasını sağladı. İmparatorluğun Batı’yı yakalama amacı güden Batılılaşma süreci bir şekilde Batı’yı hoş tutmak için ona imtiyaz verme sürecine dönüştü. Öyle ki, İstanbul’daki Batılı ülkelerin elçileri nüfuzlarını kullanarak hükümet kurup düşürebiliyorlardı.13 Bu koşullar altında ilk anayasamız ortaya çıktı.

5-Kanun-i Esasi: İmparatorluğun İlk ve Son Anayasası

   Kanun-i Esasi’nin ilanından önce Osmanlı Devleti hem Balkanlar hem de Kafkasya’da toprak kayıpları yaşıyordu. Buralarda yerleşik bulunan Müslümanlar ise Osmanlı toprak kaybettikçe Osmanlı’nın yeni sınırları içine göç ediyorlardı. Kafkasya’dan Rus zulmü nedeniyle kaçan Çerkez ağırlıklı Müslüman nüfus imparatorluk tarafından Bulgaristan bölgesine yerleştirilmişti. Ruslara olan kızgınlıklarını aynı Slav milletine mensup olan Bulgarlardan çıkarmak isteyen Çerkezler ile Osmanlı’dan kopmaya yer arayan saatli bir bomba haline gelmiş Bulgarlar arasında çatışmalar başladı. Daha sonra bu karmaşa büyüdü ve Hersek ve Bulgaristan’da büyük ayaklanmalar doğurdu. Bu olaylar Avrupa basınında tek taraflı olarak, Osmanlı Devleti azınlıklarına soykırım uyguluyormuş gibi lanse edildi. Böylece Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahalesi için bir sebepleri daha olmuştu. Rusya da oynamayı sürdürdüğü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bütün Ortodoksların hamiliği rolü gereği Osmanlı’ya savaş açmak, Bulgarları ve Sırpları bağımsızlığına kavuşturmak istiyordu. Öncelikle Avrupalı devletler Osmanlı’daki azınlıkların durumlarının tartışılacağı bir konferans talep ettiler. Bunun sonucunda İstanbul’da Tersane Konferansı’nın toplanmasına karar verildi.

Bu arada imparatorluğun kendi içi de kaynıyordu. Sultan Abdülaziz bir darbeyle tahttan indirildi ve yerine II. Abdülhamit* getirildi. II. Abdülhamit, Mithat Paşa’ya verdiği anayasayı ve meşrutiyeti ilan etme sözü karşılığı tahta çıkarılmıştı. Bu sözünü de tuttu. Mithat Paşa’nın başında olduğu anayasa komisyonu 1876 yılında, tam Tersane Konferansı’nın olduğu gün anayasayı padişaha sundu ve onaylattı. Bu hareketle beraber, anayasa ve meclis yürürlüğe gireceği için gayrimüslimler parlamentoda temsiliyet ve başka yeni haklar kazanmış olacak, Batı’nın da azınlıkları bahane ederek imparatorluğun iç işlerine karışması önlenecekti. Ne yazık ki bu plan tutmadı ve konferans yine de imparatorluk aleyhine ağır kararları aldı. Konferansta, Sırbistan ve Karadağ’ın bağımsızlığına, Bulgaristan ve Hersek’in özerkliğine karar verildi. II. Abdülhamit bu kararları kabul etme eğiliminde olsa da Mithat Paşa reddetti ve Ruslar Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. 93 Harbi olarak da adlandırılan bu savaşın sonucu ise tam bir felaketti. Ruslar bugün Atatürk Havaalanı’nın bulunduğu Yeşilköy’e kadar girmiş, Osmanlı’ya ağır bir hezimet yaşatmıştı. Bu savaşı bahane ederek anayasayı askıya alan ve meclisi tatil eden sultan istibdat dönemini başlattı.

   Kanun-i Esasi’nin hazırlanış sürecinde ise Mithat Paşa, Şehzade Abdülhamid’i tahta çıkarmadan önce kendisiyle gizlice ile görüştü. Bu görüşmede, ona tahta çıkarılması için anayasayı ilan etmesi ve hükümete danışmadan devlet işlerine karışmaması şartlarını koştu. Şehzade ise bunların hepsini kabul etmekle kalmayıp, zaten anayasaya dayanmayan bir rejimde sultan olmayı kabul etmeyeceği cevabını verdi.14 II. Abdülhamid’in anayasa yanlısı görünen bu tavrının arkasındaki gerçek sebep anayasal bir düzen arzusundan çok kendi sınırsız haklarına anayasal meşruiyet sağlama arzusuydu. Ve öyle de oldu. Öyle ki, bir anayasanın amacı hükümdarın yetkilerini sınırlamak iken, Kanun-i Esasi hükümdarın yetkilerine anayasal meşruiyet sağlamıştı. Kanun-i Esasi’nin üçüncü ve dördüncü maddelerinde Osmanlı sülalesinin saltanatı ve halifeliğin sultanın ayrılmaz bir parçası oluşu meşruiyet kazandı. Yasama, yürütme ve yargı birbirinden ayrılmadı. 30. maddeye göre hükümet meclise karşı değil, yalnızca padişaha karşı sorumluydu. 113. maddeye göre padişah şüphelendiği şahısları yargılama yapmaksızın yurtdışına sürebilme hakkına sahipti. Bu yetkilerini sonuna kadar kullanan II. Abdülhamid de yine anayasadaki bir hakkını kullanarak meclisi süresiz “tatil etmiştir”. Buna rağmen anayasa daima yürürlükte kalmıştır.15 Böylece Kanun-i Esasi daha önce gördüğümüz Tanzimat ve Islahat Fermanları gibi ilan edilme sebeplerinin tam tersi tepkiler gösterdi: Ne işleyebilen adil bir anayasamız, hukuk sistemimiz olabildi, ne de yabancı devletlerin iç işlerimize müdahalesini önleyebildik.

6-İstibdat Dönemi

II. Abdülhamid dönemi, imparatorluğun fen alanında Batılılaşmasına son sürat devam edildiği, fakat fikir alanında tamamen baskının, sansürün ve sürgünlerin etkin olduğu bir gerileme dönemidir. Bu dönemde ulusçuluk, liberalizm ve meşrutiyetçilik düşüncelerine ve bunları savunan kişilere karşı sıkı bir sansür ve baskı uygulanmıştır.

 İmparatorluğun resmi ideolojisi de bütün tebaayı Osmanlı vatandaşlığı altında birleştirmeyi amaçlayan Osmanlıcılıktan, bütün dünya Müslümanlarına hitap eden İslamcılığa çevrildi. Bu ideoloji değişikliğinin en önemli sebeplerinden birisi, gayrimüslimlerin en yoğun olduğu** Balkanlarda yaşanan toprak kayıplarıdır. Bu kayıplardan sonra imparatorluğun gayrimüslim nüfusu azaldı ve kaybedilen topraklarda kalan Müslümanlar da Osmanlı idaresindeki topraklara göç etti. Nüfus dengesinde Müslümanlar lehine olan bu değişim de İslamcı ideolojinin elini güçlendirdi. Sultan ülkeyi tek başına, kendisine bağlı bir bürokrasiyle yönetmeye başladı. Zaten toplumsal ve ekonomik gelişmeler olmadan bir avuç aydının çabalarıyla hayata geçirilmeye çalışılan meşrutiyet sistemi yaşayamadı ve anayasal-mutlakiyetçi bir döneme girildi. Bu dönemde imparatorluk büyük toprak kayıpları yaşadı. 93 Harbi sonrası barış görüşmelerinde Rusya’ya karşı İngiliz desteğini alabilmek için 1571’de fethedilen Kıbrıs 1878’de İngiltere’ye devredildi ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’na kadar Kıbrıs’tan Türk siyasi varlığı ortadan kaldırılmış oldu. Ayrıca barış anlaşmasına göre Karadağ, Romanya ve Sırbistan’a bağımsızlık, Bosna Hersek ve Bulgaristan’a özerklik veriliyordu. Daha sonraki yıllarda da Fransa’ya Tunus, İngiltere’ye ise Mısır savaşmadan verildi. Ekonomik çöküntü ivmelenerek devam etti. Yabancı devletler borçlarını tahsil etmek için Osmanlı’nın gelirlerine el koyan Düyun-u Umumiye idaresini kurdular. İmparatorluğun ticaretini elinde tutan gayrimüslim burjuvazi ise Batı’nın yerli işbirlikçisi rolünü çok iyi oynadı. 1896’da Yunanistan Krallığı’nın Osmanlı’dan Girit’i talep etmesi üzerine Osmanlı-Yunan Savaşı yaşandı ve Osmanlı’nın ezici zaferiyle sonuçlandı. Yunan orduları tam bir bozguna uğradı ve Atina yolu Osmanlı’ya açıldı. Ne var ki, Rusya’nın müdahalesiyle II. Abdülhamid Atina’ya girilmemesini, savaşın sona erdirilmesini emretti. Savaştan sonra yapılan barış anlaşmasıyla ise Girit’e özerklik statüsü verildi. Savaş meydanında kazanılan ezici zafere rağmen sultanın ve devletin basiretsizliği masada yenilgiyi getirdi ve nüfusunun yarısından fazlası Türk olan Girit’in tamamen elden çıkmasıyla sonuçlanacak olan süreci başlattı. Bu istibdat dönemi 1908’de meşrutiyet talebiyle ayaklanan ordunun ve onun Batılı tarzda eğitilmiş subaylarının çabasıyla sona erdirildi ve imparatorluk yeniden demokrasi ile tanıştı.

7-II. Meşrutiyet

Meşrutiyet ülkenin her tarafında coşkuyla karşılandı. Türk siyasi tarihinde ilk defa siyasi partiler kuruldu ve Meclis-i Mebusan için seçimler yapıldı. İttihat ve Terakki Partisi bu seçimlerden tartışmasız üstünlükle çıktı. Buna rağmen kendisi hükümet kurmak yerine kurulan hükümetlerin politikalarını yönlendirme yolunu tuttu. Ne var ki bu demokrasi havası da çok sürmedi. Hem bu yenilikçi havadan rahatsız olan gericiler, hem merkeziyetçi olan İttihatçıların yönetiminden memnun olmayan Prens Sabahattin ve onun liberal partisi***, hem de istibdat dönemi sayesinde zengin olup şimdi gelir kapıları kesilmiş olanlar el ele verdiler ve 31 Mart gerici isyanını tetiklediler. Anayasanın kaldırılıp şeriatın yürürlüğe konmasını savunan isyancılar kısa sürede İttihatçıların ağırlıkta olduğu Balkanlardaki kuvvetlerin oluşturduğu Hareket Ordusu tarafından ezildiler. Bu gerici isyandan sonra II. Abdülhamit, tahttan indirildi. Yerine V. Mehmet sultan oldu. Bu tarihten sonra 1913’e kadar sürekli hükümetler kurulup bozulmuş, ama İttihat ve Terakki’nin ağırlığı hep hissedilmiştir. 1911’de İtalyanlar Trablusgarp’ı ele geçirdi. 1912’de ise tarihimizin en utanç verici yenilgisini yaşadık. Balkan Savaşları’nda imparatorluk daha dün idaresi altında bulunan milletlerin kurduğu ülkelere karşı Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetti. Binlerce Türk katliama maruz kaldı ve göçe zorlandı.16 Ağırlıklı olarak imparatorluğun nitelikli insan kaynaklarını çıkaran, yatırım için devlet hazinesinden en fazla payı alan ve ticaretin en canlı olduğu şehirler birer birer kaybedildi. Bu yenilgiyle beraber bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin Trakya’daki sınırları çizilmiş oldu ve imparatorlukta gayrimüslim nüfus ciddi şekilde azaldı.

V. Mehmet saltanatı boyunca kendisinden önceki sultanın aksine aktif olarak devlet yönetimine müdahale etmedi ve bugünkü devlet başkanlığı makamı gibi sembolik bir rol oynadı. II. Meşrutiyet’in getirdiği parlamento ve bakanlar kurulundan sonra dönemin sultanının da böyle bir rol oynaması rejimin demokratik karakterini güçlendiriyordu. Öte yandan, 1913’te Bab-ı Ali Baskını adı verilen hükümet darbesiyle ülke İttihat Terakki’nin kontrolüne geçti. 1913-1918 arası dönem tamamen İttihatçıların idaresi altında geçti. Bu dönemde ilk defa Osmanlı Devleti ekonomide liberal politikalar uygulamak yerine milli iktisadını güçlendirmeye çalıştı. Özellikle ünlü İttihatçılardan Kara Kemal’in çabalarıyla yerli bir esnaf-burjuvazi oluşturulmaya çalışıldı. 1914’te I. Dünya Savaşı’na girerken de kapitülasyonlar tek taraflı kaldırıldı. Ne var ki, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu resmen olmasa da fiilen dağıldı. Yıllarca imparatorluğun farklı milletlerini bir arada tutmak için uygulanmaya çalışılan ittihad-ı anasır politikası, yani Osmanlıcılık ve İslamcılık tamamen iflas etti.

8-Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in Ön Sözü: Teşkilat-ı Esasiye

I. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte imparatorluk dört bir yanından işgale uğradı. İttihat Terakki Partisi ve onun liderleri savaş suçlusu ilan edildiler ve çoğu ya tutuklandı, ya yurtdışına kaçtı. Ülkenin yönetimi Sultan Vahdettin ile Hürriyet İtilaf Partisi’ne kaldı. Bu yönetimin ise içinde bulunulan duruma dair bir şikayetleri yoktu. İşgalcilere tamamen teslimiyet göstererek olanları kabullenmeyi düşünüyorlardı. Dolayısıyla cumhuriyet, anayasa, ulus egemenliği gibi kaygılar taşımıyorlardı. Ne var ki Mustafa Kemal liderliğinde Türk ulusu mücadeleye devam ediyordu.

Mustafa Kemal, yurt genelinde toplanan kongrelerdeki vatanseverleri ve kendiliğinden mücadeleye girişen Kuva-yı Milliyecileri birleştirdi ve Ankara’da yeni milli bir meclis kurdu. Yurdun dört bir yanından halkın temsilcileri bu meclise katıldılar ve Kurtuluş Savaşımız boyunca halkın sesi oldular. Daha önce gördüğümüz gibi II. Abdülhamid; savaşı bahane ederek meclisi feshetmiş, halkın iradesine ve çoğulcu yönetime büyük bir darbe indirmişti. Mustafa Kemal ise Türk ulusunun var olma mücadelesi verdiği Kurtuluş Savaşımız boyunca daima kararlarını meclis onayıyla almış, savaşı meclisle yürütmüştü. Bu büyük farklılık, Kanun-i Esasi ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu arasında da görülebilir. Kanun-i Esasi’nin 3,4,5,6 ve 7. maddeleri sultanın siyasal gücünü meşrulaştırıyor ve egemenliği onun şahsiyetinde temellendiriyordu. Buna karşın Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ilk maddesi “Hakimiyet bilâ kaydü şart milletindir” idi. Kanunun bu maddesi egemenliğin kaynağını sultandan alıyor halka veriyor ve gelecekteki yönetimin cumhuriyet olacağını açıkça gösteriyordu. Ayrıca Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, devam eden maddelerinde devlet yönetimindeki tek söz sahibi kurumun TBMM olduğunun altını çiziyor. Yani sultanın yetkilerini sınırlandırmayı amaçlayan Kanun-i Esasi’den, sultanın yetkilerini tamamen ondan alıp halka devreden Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na gelmiş bulunuyoruz.

Her ne kadar Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda cumhuriyet yönetiminin ayak seslerini duyabiliyorsak da, Atatürk’ün bu süreçte bazı tedbirli davranışlarını da görüyoruz. Askeri donanım açısından çok daha kuvvetli bir düşmanla, her türlü fikrin dinlendiği çoğulcu bir meclisle beraber mücadele ederken tutucu çevreleri ürkütmemek için bu tedbirler alınmaya mecbur kalındı. Meclisteki Atatürk düşmanı, gerici milletvekilleri Atatürk’ün vekilliğini düşürebilmek için kanun teklifleri bile verebiliyorlardı.**** Bu kitleyi kontrol altında tutmak için Atatürk bazı manevralarda bulunuyordu. Mesela Kurtuluş Savaşı sürerken İstanbul Hükümeti’nin nezdinde yürürlükte olan Kanun-i Esasi’ye karşı Ankara’da yeni bir devlete yeni bir anayasa yapar gibi görünmemek için TBMM anayasasının adı, örgütün esasları anlamına gelen Teşkilat-ı Esasiye kavramıyla karşılanmıştır.17 Mustafa Kemal, tutucu kesime daha yakın olan Kazım Karabekir’e çektiği 25.07 1921 tarihli telgrafında şunları söylemektedir: “Bu kanunda (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) mana-yı cumhuriyet ifade eden hiçbir şey mevcut olmadığı gibi, Müdafaa-i Hukuk grubunun maksad-i esasinde de katiyen böyle bir netice mevcut değildir.18 Atatürk, milli mücadelenin askeri safhasının aksamaması için gerektiğinde belli kesimleri yatıştıracak hareketler yapmış, fakat en sonunda devrimciliğinden geri adım atmamıştır. Yine buna benzeyen bir konu olan halifelik makamının geleceğinin savaş sonrasına ait bir tartışma konusu olduğunu Atatürk meclise sunduğu şu bildiride belirtmiştir: “Halife baskı ve zorlamadan kurtulduğu zaman meclisin düzenleyeceği kanuni esaslar çerçevesinde durumunu alır”19 Burada da amaç hem tutucu çevreyi ürkütmemek, hem de Pakistan başta olmak üzere İslam dünyasının Türk Kurtuluş Savaşı’na olan desteklerini sağlamaktı.

24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalanmış ve Türkiye’nin bağımsızlığı uluslararası resmiyet kazanmıştır. Bu aşamadan sonra TBMM’de, yeni Türkiye’nin yönetim biçiminin ne olacağı tartışılmaya başlandı. Lozan görüşmelerine Ankara Hükümeti’nin yanı sıra İstanbul hükümetinin de çağırılması üzerine TBMM, saltanat ve hilafeti birbirinden ayırdı ve saltanatı kaldırdı. Bu nedenle bu noktada artık padişahlık yönetimini geri getirme imkânı kalmamıştı. TBMM’deki muhafazakâr grup, İslam Halifeliğinin etkin olacağı bir yönetim biçiminin lobisini yapıyordu. Tam yeni rejimin ne olacağı tartışmaları yapılırken mecliste bir hükümet krizi çıktı. Bu hükümet krizinin temelleri ise, Kurtuluş Savaşı boyunca uygulanan “Meclis Hükümeti Sisteminde” hükümetin bütün üyelerinin teker teker meclis tarafından seçiliyor olmasındaydı. Bu yöntem, hükümeti oluşturan kişilerin birbirleriyle uyumlu kişiler olmalarını zorlaştırıyordu. Hem bu sorunu kökünden çözmek, hem de yeni rejimin ne olacağı tartışmalarına nokta koymak için Atatürk, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” maddesiyle beraber, meclisten daha bağımsız hareket edebilen bir hükümet anlayışını yerleştirdi. Atatürk’ün anayasada yaptığı bu düzenleme meclis tarafından onaylandı ve 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet resmen ilan edildi.

Sonuç

Ülkemizin anayasal süreci Batılılaşma süreciyle eş bir zamana rastlar. Bu süreçte yaşanan siyasal, ekonomik ve toplumsal gelişmeler anayasal metinlerimizin oluşmasında doğrudan etkilidir.

Kendi ülkesinin ve toplumunun sorunlarını belirlemeden Batı taklitçiliğiyle bir anayasa yapmaya girişen bir avuç aydının başarısızlığından sonra tahta çıkan otoriter bir sultan bütün farklı sesleri bastırdı. Bu sultanı indirip yerine eşitlik, kardeşlik, hürriyet ve adalet kavramlarıyla gelen İttihatçılar ise daha sonra yozlaşıp “yok kanun, yap kanun”20 zihniyetine evirildiler. Fakat Türk ulusu Mustafa Kemal önderliğinde önce siyasi bağımsızlığını, daha sonra bütün çağdaş vatandaşlık haklarını kazandı. Savaş süresince olağanüstü bir uygulama olarak güçler birliği ilkesi yürürlükte kaldı fakat daha sonra güçler ayrılığı ilkesi etkin kılındı. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da ilki 1924’te olmak üzere çeşitli değişikliklerle 1960’a kadar yürürlükte kaldı. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Osmanlı Devleti’nin çağdaşlaşma süreci boyunca tartışılan Osmanlıcılık, İslamcılık, Pan-Türkizm gibi fantastik düşüncelere karşı, kültürel ve siyasal birlikteliğe dayalı Türk ulusçuluğunun zaferini ilan etti.

KAYNAKÇA

1TDK- Güncel Türkçe Sözlük

2https://www.etymonline.com/word/constitution

3Kemal Gözler- Kısa Anayasa Hukuku sf.17

4Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.117-118

5Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.104-105

6Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.207

7Erik Jan Zürcher- Modernleşen Türkiye’nin Tarihi sf.76

8Erik Jan Zürcher- Modernleşen Türkiye’nin Tarihi sf.63

9Eduard Philippe Engelhardt- Türkiye ve Tanzimat

10Ziya Gökalp- Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak- sf.41

11Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.227

12Eric Jan Zürcher- Modernleşen Türkiye’nin Tarihi- sf.85

13Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.219

14Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.317

15Mümtaz Soysal- 100 Soruda Anayasanın Anlamı sf.33

16Ali Güler- Suat Akgül- Herkes İçin Türk Tarihi sf.358

17Mümtaz Soysal- 100 Soruda Anayasanın Anlamı sf.5

18Bülent Tanör- Kurtuluş Kuruluş sf.200/ Atatürk’ün Telgraf, Tamim ve Beyannameleri, TTK 1991, sf.406

19Atatürk- Nutuk- sf.333

20Falih Rıfkı Atay- Zeytindağı sf.97

*Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra çok kısa bir süre V. Murat tahtta kaldı.

**Balkanların birçok ilçesinde Müslüman ve gayrimüslim nüfus arasında %45’e %55 gibi bir denge vardı. Bazı yerlerde Müslümanlar, bazılarında gayrimüslimler fazlaydı.

***Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin öncülü olan Osmanlı Ahrar Fırkası

**** Mecliste Atatürk’e muhalif milletvekilleri, Atatürk’ün milletvekilliğini düşürebilmek amacıyla milletvekili seçilebilmek için bugünkü Türkiye sınırları içinde doğmuş olmayı ya da bugünkü Türkiye sınırlarında bir yerde beş sene ikamet etmiş olmayı içeren bir kanun önerisi verdiler.