Hangi Demokrasi?

tarafından
88
Hangi Demokrasi?

HANGİ DEMOKRASİ? *

* Bahar YALÇIN | ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu

Eski Yunanca bir sözcük olan demokrasi, halk ve yönetim sözcüklerinin birleşiminden oluşmakta ve en yalın haliyle “halk yönetimi” anlamına gelmektedir. Siyaset bilimi ve sosyal bilimler açısından ne anlama geldiği ise bugün hala tartışmalıdır. Eski Yunan’da mülkü olmayan erkekleri ve kadınları dışarıda bırakan halk tanımı bugünkü halk tanımımıza uymamaktadır. Aynı şekilde farklı siyasi görüşlerin ortaya koyduğu, farklı halk tanımları bulunmakta ve bu tanımların gerektirdiği çıkarlar da demokrasinin çeşitli biçimlerde yorumlanmasına sebep olmaktadır. Bugün için liberal, muhafazakâr, sosyalist, komünist ve hatta faşist politikacılar, demokratik manifestolarını beyan ederek demokratik ideallere bağlılıklarını göstermektedirler.1 Tam olarak da bu genel geçer kabul sebebiyle demokrasi, günden güne kimsenin karşı çıkma cesareti göstermediği ama içeriğini kendi görüşü doğrultusunda doldurduğu, dolayısıyla artık kimsenin ortak bir şey anlamadığı bir söylem haline gelmektedir. Makalede bu noktadan hareketle, demokrasinin tarih içinde farklı şekillerde tanımlanmış olduğu, dolayısıyla tek bir tanımı varmış ve tek bir toplum modelinde uygulanırmış gibi algılanmasının mümkün olmadığı üzerinde durulacak, sonrasında ise modern demokrasi olarak tarif edilen temsili sisteme dayalı liberal demokrasinin bugünkü çıkmazlarına ve bu çıkmazların ülkemizdeki yansımalarına değinilecektir.

Eski     Yunan’da             uygulandığı       biçimiyle Platon’un Devlet’inde fakir ve cahillerin eğitimli ve bilgili olanlar üzerinde hükmetmesi olarak nitelendirilen2 demokrasi, Aristotales’e göre halk yönetiminin yozlaşmış halidir ve genel yarar gözetmeksizin uygulanan bir halk egemenliği türüdür.3 Feodal toplumun siyasi ve ekonomik yapılarının kademeli olarak çözüldüğü 16. yy ve 18. yy arasında demokrasi kavramı yeniden karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde demokrasi kavramı cumhuriyet yönetimi ile özdeşleştirilmiş, geçmişten referans olarak Eski Yunan’dan ziyade Roma dönemi alınır olmuş, halkı koruyan kanunların da ötesinde, bireylerin aktif yurttaşlar haline gelerek kolektif bir şekilde kendi kanunlarını yapmaları ilkesi ortaya çıkmıştır.4

Demokrasi kavramının modern siyasete girişi için ise Fransız ve Amerikan devrimlerine bakabiliriz. Devrim sonucunda ortaya çıkan Amerikan Anayasası’nda yer alan bir fikir, dönemin demokrasi anlayışını özetlemektedir. Buna göre herkesin yönetime katılma hakkı vardır, ancak bu katılımın şartı her yurttaşın diğer yurttaşların haklarına saygı duymasıdır.5 Yine 18. yy’ın ikinci yarısında ortaya çıkan bir diğer demokrasi anlayışı ise, JeanJacques Rousseau’nun (17121778) 1762’de ilk basımı yapılan Toplumsal Sözleşme (Du Contrat Social) adlı eserinde geliştirdiği anlayıştır.6 Türk Devrimi’nin fikir altyapısını çokça etkileyen Rousseau, demokrasinin insanların oluşturduğu bir halktan çok, bir tanrılar topluluğu için uygun olduğunu söyler7, ancak yine de demokrasiyi soyut bir ideal olarak ele almaz. Devletin kurucu kavramı olarak egemenliği ele alır, halk egemenliği de genel irade anlamına gelir. Rousseau’ya göre halk egemenliğinin gerçek anlamda hayata geçtiği bir devlette halkın genel çıkarı ya da isteği belirleyici olmalıdır. Dolayısıyla Rousseau’ya göre gerçek bir demokrasi ancak her bireyin birbirini tanıdığı ve toplumun genel işleyiş kurallarına saygı gösterdiği bir toplumda uygulanabilir.8 Bu noktada bireyin değil toplumun avantajı esastır ve demokrasi, karar alma sürecinde görüş bildirme imkanı sunarak tüm üyelere toplumda pay verir ve böylelikle sosyal dayanışma duygusunu ortaya çıkarır.9

Halk iradesinin, bireysel özgürlüklerin ve azınlık haklarının önüne geçebileceği endişesini taşıyan 19. yy liberalleri demokrasiyi tehlikeli görmüş, Platon ve Aristo’nun görüşlerini tekrarlamışlardır. Bu endişenin altında Rousseau’nun bireyi tanımlayış biçimi ile liberal teorisyenlerin tanımlayış biçimi arasındaki farklılıklar yatmaktadır. Liberal teorisyenlere göre birey, doğası gereği kendi çıkarları yönünde hareket eder ve bireylerin çıkarlarını korumak için var olan devletin özel hayata dair bir tahakkümü yoktur, devlet kamusal alanı düzenler. Devlet yönetimi ise özgür yurttaşların seçtiği temsilcilerden oluşur. Cumhuriyet teorisi ile özdeşleşen Rousseau ise seçimlere karşıdır çünkü yurttaşların doğrudan söz sahibi olmasının gerekliliğini vurgular. Burada yurttaş, doğası itibariyle kendi başına var olan değil, toplumsal üretimin içinde bulunan kişidir. Bu teoride karar verilirken sayısal çoğunluk değil, oluşturulacak ortak akıl yani genel irade önemlidir ve kimse bu karar alma süreci dışında kalamaz.

,

Temsili demokraside yönetimin sayılarla belirlenmesi ve %51’in eline bırakılması durumu ile ilgili olarak Alexis de Tocqueville (18051859) “çoğunluğun zorbalığı” şeklindeki tasviri yapmıştır.10 Liberallerin bir endişesi de çoğunluğu oluşturan kitlenin nitelikleri ile ilgilidir. J.S. Mill’e göre eğitimsizlerin dar sınıfsal çıkarlara göre hareket etme eğilimi fazladır, bu sebeple siyasetçiler onları seçenlerin siyasi çıkarlarını korumak adına çalışmamalı ve kendi adlarına konuşmalıdır. Mill ayrıca okuma yazma bilmeyenlerin oy haklarının ellerinden alınmasını, eğitim düzeyi ya da sosyal konumlarına bağlı olarak bazı insanlara bir, iki, üç veya dört oy tahsis edilmesi gerektiğini savunur.11 Demokrasinin otoriter yönetimler doğuracağı endişelerine rağmen liberaller, yurttaşların kendilerini yönetmeleri için demokrasiye ihtiyaç duyduklarını kabul etmişlerdir. Liberal demokrasinin kendi içindeki tezatlıklarının bir göstergesi olarak, okuma yazma bilmeyenlerin oy hakkının ellerinden alınmasını isteyen Mill, dönemine göre radikal bir şekilde kadınların oy hakkını savunduğunu ve demokrasinin insani kapasitelerin en üst düzeyde ve en uyumlu şekilde gelişimini sağladığını iddia etmiştir.12 Devletin vergi aldığı mülk sahiplerinin devletin yönetimini denetleme hakkı, otoriterliğin önüne geçecek denge fren mekanizmaları, fırsat eşitliği ve özgürlük kavramları bu dönemin liberal demokrasi anlayışına damgasını vurmuştur. Marksist düşünce için ise demokrasi, burjuva iktidarı ve proleterya iktidarı arasında bir geçiş dönemi olarak kavranıldığı ölçüde sosyalist stratejinin bir parçası olarak kabul edilmiştir.13 Bu bakış açısına göre, demokrasi ancak halkın doğrudan yönetime katılması ile anlamlı olacaktır ve köşe taşını özel mülkiyetin oluşturduğu liberal demokrasi, kapitalizmden ayrı var olamayacağı için onun yarattığı sosyal adaletsizlikleri devamlı kılmaya hizmet edecektir.

Bugün için dünyada yaygın olarak modern demokrasi denildiği zaman akla gelen, hatta Fukuyama tarafından tarihin bizi getirdiği son nokta olarak tarif edilen liberal demokrasi, 20.yy’ın sonlarından itibaren yeniden liberaller tarafından yani kendi içinden sorgulanmaya başlamıştır. Demokrasinin sadece seçimlere katılmakla sınırlı kaldığı, kamu görevlilerinin atanmasında siyasetin payı düşünüldüğünde bir nevi kamu görevlilerini seçme hakkı tanıdığı, ancak bireyi kendi kendinin yönetiminde söz sahibi hale getirmediği tartışmaya açılmıştır.14 James S. Fishkin ve Jürgen Habermas gibi yazarlar karar alma süreçlerinde tartışma ve müzakerenin önemini vurgulamışlar, yaygın katılımın yolları üzerine kafa yormuşlardır.

Siyasal katılım söylem olarak bugün pek çok tartışmanın odağını oluşturmakta ancak kimin, neye, ne derece, hangi kurumlar aracılığı ile katılacağı konuları muallak kalmaktadır. Cem Eroğul’a göre katılımın anlamlı olması için;

Öncelikle yönetimine katılınılacak devletin bağımsız bir devlet olması ve katılacak kişilerin can güvenliğinin sağlanabilmesi gerekmektedir. Bedensel varlıklarını sürdüremeyen kişilerden kendi kendilerini yönetmeleri beklenemez. Can güvenliğinin tehdidi kimi zaman dışarıdan, kimi zaman bizzat devletten gelebilir, bazen de şiddet eylemi ile gelmez ancak toplumda açlık gibi insanların yaşamını tehdit eden sorunlar bulunmaktadır.

Can güvenliği kadar temel olan bir diğer koşul ise kişilerin toplumsallaşmasını sağlayacak olan eğitimdir. Eğitim azınlığın elinde olduğu sürece yönetim de öyle olacaktır ve eğitimden yararlanamayan bireyler kendi yönetimlerinde söz sahibi olma talebinde bulunmayacaklardır.

Fırsat eşitliğini ve siyasal katılmayı sağlayacak ortamın yasal bir çerçevesinin çizilmesi gerekmektedir. Bunların içerisinde seçme ve seçilme, siyasal örgütlenme, eşit koşullarda yönetimde karar alma, mahkemeler önünde düzgün yargılanma hakkı, basın özgürlüğü, barışçı toplanma hakkı gibi hakların hem yasada hem uygulamada verilmesi gerekir.

                Tüm bu bahsettiklerimizin var olduğunu düşündüğümüz bir toplumda eğer siyasal katılma, toplumu yöneten kesimin ideolojik duruşu gereği bir tür haddini bilmemek meselesi ise teoride var olan katılımcılık uygulamada karşımıza çıkmaz.

                Son koşul ise asgari bir iletişim düzeyinin varlığıdır. Yönetimden habersiz yurttaşların yönetime katılması beklenemez. “Uzmanlık ister” savunması altında karşımıza çıkarılan pek çok konunun arkasında açıklamalardaki yetersizlik yatmaktadır.15

Bu şartların sağlandığı bir ortamda siyasal katılımı gerçekleştirecek olan grup tüm toplumu temsil etmeli, tek bir cinsiyetin, gelir grubunun, meslek alanının elinde olmamalı ve bu katılacak kişilerin siyasal hakları, düşünce özgürlüğü temelinde kendilerine verilmiş, uygulamalarda da bu haklar ellerinden alınmamış olmalıdır. Sonrasında ise kurumların organizasyon şemaları katılıma açık bir şekilde biçimlendirilmelidir.

Tüm bunların geçerli olması katılımın sağlanacağı anlamına gelmez ancak eğer siyasi katılım belli bir zümrenin tekelinden alınmak isteniyorsa        yukarıda              bahsedilenlerin              hayata geçmiş olması; onların hayata geçebilmesi için de toplumda sosyal adaletin tesis edilmiş olması gerekmektedir. Asgari ücretin açlık sınırından düşük olduğu, işsizliğin ve kayıt dışı emeğin günden güne arttığı, eğitim ve sağlık hizmetlerinin özelleştiği, iletişim özgürlüğünün bir tehdit olarak algılandığı ve gazeteciliğin suç olduğu, düşünce özgürlüğü konusunda keyfi sınırlamaların olduğu, toplantı ve gösteri haklarının özgürce kullanılamadığı, emeğin örgütlenmesinin yasalarla ve işten atma tehditleri ile engellendiği ve muhafazakar değerlerin hukuk kurallarının önüne geçtiği bir ülkede katılımdan bahsetmek hayalcilik olacaktır. Tahmin edildiği üzere bahsedilen ülke bizim ülkemizdir ve tarihi boyunca “demokrasi” kelimesinin belki de en fazla kullanıldığı günleri yaşayan ülkemiz bu kavramdan günden güne uzaklaşmaktadır.

Kendisini muhafazakardemokrat bir parti olarak tanımlayan AKP, tüm dünyada 1980’lerden sonra esen neoliberal furyanın Türkiye’deki karşılığıdır. Ekonomide olabildiğince liberal politikalar izlemeyi tercih ederken birbirine rakip olarak yetiştirilen bireylerin toplumdan kopmaması için de muhafazakar yapıları kullanan bu model, akla ve bilime dayanan modern kurumlara karşı savaş açtığı için demokrasiyi, aydınlanmanın ortaya koyduğu felsefi temellerle ele alamaz. Demokratik kültürü “hoşgörü” anlayışına indirgerken, sivil toplumu devletin sosyal hizmetlerini yerine getiren “yardımsever” kuruluşlar olarak ele alır. Dolayısıyla ortaklıkların değil farklılıkların yüceltildiği bu toplumda, bireyler arası kontrol mekanizmaları geliştirerek, siyasi olarak örgütlenmenin önünü kapatıp örgütsüz olmayı yücelterek seçimleri günden güne liberal demokrasinin içerisinde dahi anlamsız ve çoğunluk tiranlığına yol açabilecek uygulamalar haline getirmektedir. Bugün liberal teorisyenlerin demokrasi ile ilgili endişelerinin tamamının ülkemizde gerçekleştiği ve çokça sözü edilen katılım mekanizmalarının gelişebilmesi için uygun bir zeminimizin olmadığı ortadadır. Özel alanı ve kamusal alanı birbirinden ayıran bir anlayışın, politik olarak tarif edilmeyen bireylerinin yönetime katılması ve piyasanın güdümünde bulunan toplumların katılım konusunda bir fırsat eşitliği yaratıp yaratamayacağı, liberal demokrasinin önümüzdeki günlerde kendi içinde hesaplaşması gereken ayrı bir sorundur.

Sonuç olarak; bugün Türkiye’de yapılan demokrasi tartışmalarında liberal demokrasinin geçerli olan tek demokrasi modeli olarak ele alındığını ve hükümetin sınırlarını belirlediği demokrasi alanının siyasi çıkarlara hizmet edecek şekilde kimi zaman oy potansiyeli arttırma amaçlı, kimi zaman muhalefete saldırı hattı olarak “söylem” bazında kullanıldığını görüyoruz. Makalenin en başında belirtildiği üzere demokrasi bir tartışma alanıdır ve geçerli tek bir tanımı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefi temelleri aydınlanmaya dayanmakta ve toplum algısı Rousseau’da gördüğümüz üzere kararlarını kendisi aldığı için uyan, yönetime katılmadığı takdirde o toplumda yeri olmayan, atomize bireylerden değil birbirine bağlı vatandaşlardan oluşan bir toplumdur ve bu toplumda sandık herhangi bir demokrasi ölçütü olamaz. Bugün demokrasinin ülkemizdeki işleyişi konusunda eleştirilerde bulunurken liberal demokrasinin kendi içerisinden yaptığı eleştirileri yinelemenin dışında, sorunların kökeninde toplum tahayyüllünün yattığını ve farklı bir toplum tahayyülünün demokrasiden beklentisinin de farklı olacağını vurgulamak gerekmektedir. Ne olarak tanımlandığından çok, hangi tartışmalara sebep olduğu ve topluma hangi değerleri kazandırdığı önemli olan demokrasi kavramı, yönetim gerekliliği olduğu sürece tartışılmaya devam edecektir.

KAYNAKÇA

1.        Heywood, A., Siyaset Teorisine Giriş, Küre Yayınları, 2014, İstanbul, s.271

2.        Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu ve M.Ali Cimcoz, Remzi, 1995,İstanbul, 558b.

3.        Aristotales, Aristotle in 23 Volumes; Vol. 21, çev. H.Rackham, MA:Harvard University Press, Cambridge, 1944, 1279b

4.        Crick, B., Democracy: A Very Short Introduction, Oxford University Press, Oxford, 2002, 5, 12, 24

5.        a.g.e, 13

6.        Uslu, A., “Demokrasi”, Siyaset Bilimi Kavramlar, İdeolojiler, Disiplinler Arası İlişkiler (ed) Gökhan Atılgan, E. Attila Aytekin, Yordam Kitap Basın ve Yayın Tic. Ltd. Şti., Ekim 2012, İstanbul, s.129

7.        Simone GoyardFabre, Qu’estce que la dèmocratie; La gènèalogie philasophique d’una grande aventure humaine, Paris:Armand Colin, 1988, s. 102103

8.        a.g.e, 112

9.        Heywood, A., Siyaset Teorisine Giriş, Küre Yayınları, 2014, İstanbul, s.283

10.     Heywood, A., Siyasi İdeolojiler, Adres Yayınları, Mart 2011 s.57.

11.     a.g.e., s.58 12.     

a.g.e., s.60

13.     Uslu, a.g.e., s.134

14.     Cunningham, F. Theories of Democracy: A Critical Introduction, Routledge, Londra,2002

15.     Eroğul, Cem “Siyasal Katılma”, Siyaset Bilimi Kavramlar, İdeolojiler, Disiplinler Arası İlişkiler (ed) Gökhan Atılgan, E. Attila Aytekin, Yordam Kitap Basın ve Yayın Tic. Ltd. Şti., Ekim 2012, s.198200