CUMHURİYETİN ULUSLAŞMA PARADİGMASI

tarafından
30
CUMHURİYETİN ULUSLAŞMA PARADİGMASI

Osman Selim Kocahanoğlu | Araştırmacı -Yazar

– I –

Paradigma; bir durumu, bir varlığı, bir süreci anlamak için, bunda rol oynayan etkisel ve tepkisel faktörleri, kavramları kategorize etme; bakış açısı belirleyen fenomenleri açıklama olanağı veren bir çerçevedir.  Mustafa Kemal neslinin zihnindeki kavramsal çerçeve, Osmanlı modernleşmesinin Ali Suavi ve Namık Kemal devrinde savunulan romantik milliyetçiliğin ve daha sonraki Jön-Türk neslinin yarıda kalmış özlemleridir. Bu siyasal mücadele sonucudur ki Batı kurumları topluma taşınmış, saray mutlakiyeti Kanun-u Esasi ile sınırlanmıştır (1876). O yıllarda Batıcılık diye açıklanan ve II. Meşrutiyet’te biraz daha netleşen modernleşme tartışmalarının zihin arkasında Cumhuriyet devrimlerinin hayalleri bulunur.  

Olayların ideolojik/felsefi ve psiko–sosyal köklerinde, meşruti saltanat dinciliği diyebileceğimiz ileriyi geride arayan medrese öğretisinin cumhuriyet devrimlerine itiraz kaynaklı zihinsel kodlarını görürüz. Teokrasiden milli/çağdaş devlete evrilen Cumhuriyet modernizminin en temel sorunu, demokrasi, laiklik, saltanat, hilafet, egemenlik, özgürlük, din ve ahlak gibi soyut kavramlarını yeniden sorgulaması olmuştur. Kelime ve kavramları sorgulamak demek, her ruha nüfuz edebilecek yeni bir canlılığa kavuşturmak demektir. Kavramların içerikleriyle yaşanan realite arasında uçurum olunca sorgulamak zorunluluk haline gelir. Kısacası Cumhuriyet modernizmiyle 600 yıllık teokratik yapılanmanın siyasal ve düşünsel olguları sorgulanıp yeniden anlamlandırılmak istenilmiştir.  

Yaşanan olay ve olgular, bağlamı ve içeriğinden koparılınca geleneksel medrese öğretisi evrensel olanı kavrama zorluğuna düşmüştür. Günümüz siyasal İslamcılığının uygarlığa yenilme kompleksi üzerinden çağdaşlığa devamlı kutsal pompalayan öğretilerin “muhafazakarlığı”, akıl ile dogma arasına sıkışma, bilinç düzeyinde dönüşememe halidir.  

Osmanlı siyasal toplumundan Cumhuriyete miras kalan zihinsel kodlar bir “yap-boz” üzerine çizilmiş resmin parçaları gibidir. İmparatorluğun mezhep ve tarikatları, seküler ve laik kurumları, anayasalar ve diğer siyasal belgeleri, modernite hayranlığı veya nefretinin değişik formları, tarihin gerçek veya hayali yorumları, aklı kullanma ve özel misyonlara inanma gibi değerler, bu yapboz üzerindeki resmin küçük parçaları sayılabilir.Bunu kusursuz görebilmeniz için parçaları doğru birleştirmek gerekir. Osmanlı’nın toplumsal yapısı modernizme geç evrilmiş, birleştirilmesi imkânsız olan etno-kültürel grupları, mezhep ve cemaatlere dayalı çağ dışı millet sistemini yönetme zorluğuna düştüğü için dağılmıştır. 

Cumhuriyet kurucularının bir avantajı oldu ki, bu yapbozun parçaları birleştirilirken İmparatorluğun dağılma avantajını kullanarak eski “millet sisteminin” gerginliği yaşanmamıştır. Bu nedenle Millî Mücadele’nin ilk günlerinde kimlik tasarımları öne çıkarılmamıştır. Teorik olarak hiçbir toplum birebir sözleşme imzalayarak devlet kurmadığı gibi, kültürel ve dilsel homojenliğin işlevsel zorunluluğu da ulus-devletin vazgeçilmezidir. Cumhuriyet kurucuları da bu çeşitlilik ve beraberlik optimumunu, etno-kültürel aidiyetlerde değil, sosyal eşitlikte aramışlardır. Yani fırsat eşitliği, sosyal adalet, birlik ve istikrar için asgari bir kültürel ve dilsel homojenlik istenmiştir. Kuruluş felsefemiz bu optimallere oturmuşken, toplumda ağırlığı olan İslamcı öğreti buna uyum sağlayamamış, evrensel değerlere karşı felsefi bir düşünce de üretememiştir.

Şunu açıkça görmek gerekir ki, önemli tarihsel ve devrimsel dönüşümler anakronik mesajlarla geleceğe kurgulanıp gerçekliğin öznesi yapılamayacağı gibi, modernizmin ideolojik kurgusu da zamanın ruhundan soyutlanamaz. Kurucu kadro, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturur ve yapılandırırken, bir ayağı günümüzde öbürü orta çağda gezinen zihinleri örselediğinin farkında olmalılardı. Sadece geleneksel kültürü şoka sokmamış, yenilikleri gösterme uğruna annesini yumruklayan çocuklar gibi kendi geçmişiyle de hesaplaşmak zorunda kalmış olmalılardı. Din ve inanç aidiyetinden ideoloji ve kimlik üretemeyen yapılar, geri kalmışlık ve demokrasi paradoksunu sorgulama ve düşüncenin çocukluk çağından kurtulma yerine, en kolay yol olarak mezhep ve tarikatları kullanarak rasyonel düşünceyi hurafenin altına süpürmüştür.

Medeniyet, kültür ve kimlik tartışmaları ve sayısız dramatik olayları yaşayan kurucu kadro, Rumeli ve Kafkaslar’dan sökülen insanların son sığınağı Anadolu’yu görmüşlerdi. Acı da olsa, 1924 Lozan mübadelesi, Türk-İslam kültürü bağlamında bir homojenleşme sağlamıştı. Ortak kimliğimiz için etnik kökenden ziyade kültür ve tarih birliği esas alınmıştır. Toplumsal olayların ideolojik hazırlığını yaşamamış kitleler modernleşirken, olaylar ilkelerden değil, ilkeler olaylardan çıkarılır. Örneğin Batı toplumları önce zihinsel olarak sekülerleştiği için dönüşümleri daha kolay oldu, ama Türkiye’nin sosyal bünyesi öyle değildi. Üstelik 46 bin köyünde %80’i okuma yazma bilmeyen 13 milyonluk bir nüfus yaşıyordu. Eğitimden yoksun bırakılmış bu kitlelerin sekülerleşmesi için ya kıyamet beklenecek ya bilinçli müdahale gerekecekti. 

Balkan ve Birinci Dünya Harbi’nin yaraları sarılmadan, kendi öz topraklarında yeni bir savaşa giren, Mondros Mütarekesiyle (1918) ölmediyse de ölüyor gibi görünen Türkiye, Millî Mücadele’de emperyalizme meydan okuyarak Lozan’da istediklerini almıştı. Tanzimat’tan beri Türkiye’nin nasıl kurtulacağı tartışılırken, şimdi nasıl kurulacağının yolları aranıyordu. Kendi dinamikleriyle sekülerleşemeyen, sanayileşemeyen bir toplum sosyo-kültürel ve ekonomik değişimlere ancak radikal projelerle ulaşabilirdi. 

Tanzimat’ın ikili eğitim sisteminden(mektep-medrese) dersler çıkaran kurucu kadro, dinî referanslarla meşrulaşan modernleşme yerine, dini kamusal alanın dışına ve kendi özeline çekmek istedi. Batı kilisesi modernite ile uzlaşıp kendi alanına çekildiği, Sezar’ın hakkını Sezar’a verdiği halde, bizim İslamcı gelenek bunu sindiremedi. Gerek Jön-Türkler gerek Cumhuriyetçi kadrolar tarihsel koşullar gereği Fransız laikliğini örnek aldılar; çünkü İngiltere’den değil özgürlüğün anayurdu olan Fransa’ndan beslenmişlerdi. Abdülhamid despotizmi de onlara göre Fransız krallığına benziyordu. Osmanlı toplumuna gelince, içine kök salmış medrese/tasavvuf/tarikat kültürünün zihinsel portföyünde sadece asr-ı saadet referansları bulunuyordu.

Fransız ve Alman tarihçiliğinin idealist ve pozitivist anlayışlarından etkilenen bizdeki kurucu tarih anlayışı, o tarihte geçerli ulus-devlet formuna göre planlanmıştı. Aile, soy, aşiret, mezhep, tarikat aidiyetlerinin söylem ve pratiklerine dayalı feodal yapı, siyasal bir dönüşüme izin verecek olgunlukta değildi. İmparatorluktan geriye kalan grupları bir çatı altında tutabilmek için ulusal kimlik inşası zorunluydu. Millet/ulus denilen organizmanın ortak zemini İslam mı, Türk kültürü mü, yoksa ırk mı olmalıydı? Her dönemin kendine özgü bir paradigması vardır. Uluslaşma gibi devrimsel dönüşümlerde tanımlamanın unsurları da değişir. Buna paralel olarak, tarih de yeniden yazılmasa bile büyük oranda değişir.19. yüzyıl tarih yazımına ilham veren düşünce akımları içinde, 1920 konjonktüründe en etkili düşünce Ulusçuluk gerçeğiydi.

Osmanlıya, kendinden daha gerçekçi kimlik ifadesi Batı tarafından Müslüman Türk diye verilmiş; Avrupa’ya kaçanlar da Jön-Türk diye adlandırılmıştır. Jön Türklerin tezi ne kadar Osmanlıcılık olsa da kökeninde Ulusçuluk ve Türkçülük vardı.Meşrutiyetin ilanında (1908) Hüseyin Cahid, ittihad-ı anasır (Osmanlılık) diyor, ama Türk kimliğini telaffuz edemiyordu. Türk ve Türkçülük kavramları bizde ilk defa Balkan Harbi sonunda telaffuz edilmeye başlandı. Öncüsü Ziya Gökalp idi. 

Ziya Gökalp’e ilk itiraz İslamcı Babanzade Naim’den (1872-1934) geldi. Babanzade Naim’e göre, Kitap ve sünnet önümüzde iken böylesi kavramlar realiteye uymuyor; kendinin Arap bilinci “milliyet” kavramını kaldırmıyordu. “Ben Arabım ve benden daha Arabı yoktur” hadisi varken, Türkçülerin cahiliye devri kavramları peşinden gidilemezdi. Çünkü Hak ile Batıl yan yana gelemezdi. Modern kavramlarla amel edilip bid’at hükmündeki Türk ve Türklük kavramını kullanmak, İslam’ın yüce şerefi dururken bir ırktan şereflenmek anlamına gelirdi, bu ise tam bir sapıklıktı (Yunus 10/32).  Tevfik Fikret’in “Tarih-i Kadim” şiirine “hiçbir kafirin yetişemediği derecede şen’i küfriyat” diye saldıran Babanzade Naim, medrese öğretisinin bir numaralı temsilcisiydi. Darülfünun’da ders verdiği kız öğrencilerin günah diye elini bile sıkamaz, yüzlerine bakamaz, erkeklerle kızlar aynı sınıfta ders göremez, aynı merdivenleri kullanamazdı.

-II-

Bilindiği üzere XIX. asır ideolojiler, milliyetçilikler, modernleşme ve ulus devlet sürecinin en güçlü çağıdır. Dinsel/geleneksel cemaat, etnik otorite ve sosyolojik yapıların yerini, dünyevi/laik, kamusal/ulusal siyasal otoriteler almıştır. Osmanlının içinden Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavut, Arap ve Ermeni milliyetçilikleri doğmuştur. “Türk ve Türklük” kavramı ise imparatorluk var olduğu sürece doğumu zorunlu olarak geciktirilmiş bir kimlikti. Osmanlı İmparatorluğu’nda milliyetçilik düşüncesi en son Türkler arasında doğdu. Nasıl olsa Müslümanlığı ile yetinen bir halkımız vardı; onlar da “Türk” kimliğinin gereği ve varlığını Balkan ve Birinci Dünya Savaşı’nın ateşinde anlayacaklardı.

Birinci Dünya Harbi’nin cephesinde bir Mehmetçiğe kimliği sorulunca, “Elhamdülillah Müslümanım ve İbrahim Peygamber soyundanım” diyordu. Bizde kimlik modernleşmesi ilk defa II. Meşrutiyet’te görünür hale gelse de kurucu unsur Türkler olduğu halde devlet bunu açıklamaktan hep sakınagelmiştir. Osmanlılık (ittihad-ı anasır) kavramını bu noktaya ilk yaklaştıran Ziya Gökalp’in “kültürel Türkçülüğü” olmuştur. Osmanlı denilince artık Türk anlaşılacak, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” söylemi toplumsal kimliğe esas olacaktır. Osmanlının kökeni İslamiyet’in doğuşu ile değil, Türk tarihi ile başlatılacak; bu utangaç gelişimin kurumsal aktörü de Türk Ocağı ve İttihat-Terakki olacaktır. 

1912’de kurulan Türk Ocağı’nın amacı, “İslam kavimlerinin başlıca mühimi olan Türklerin milli terbiye ve ilmi, içtimai, iktisadi seviyelerinin yükseltilerek, Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmak” idi. Yusuf Akçura bu görüşleri TBMM’nin yeni Cumhuriyet platformuna daha heyecanlı ifadelerle taşımıştır. Aslen Kürt olan Abdullah Cevdet de Türk ve Türkiye sözcüğüne şöyle yaklaşır:

“…Türkiye Türklerindir. Türkiye kelimesi nereden gelir. Türkiye’nin kurulmasında yalnız Türklerin bulunmasından” (…) “… İşte bakın ben Kürdüm. Kürtleri ve Kürtlüğü severim. Fakat mademki hukuk ve vezaifçe mütesavi Türkiye vatandaşlarındanım, her şeyden evvel Türküm. Benim Şiiliğim, Sünniliğim, mutekidliğim, hürendişliğim, ırk-ı asfer veya beyzden (kızıl derili veya Çinli) oluşum ancak fenni işlerdir…”

Lozan’ın imzalanması ardından ortaya bağımsız bir devlet çıkmıştı, buna bir isim verilmesi gerekiyordu.  Devlet-i Osmaniye, Devlet-i Aliyye, Memalik-i Şahane gibi isimler artık kullanılamazdı. Türk ve Türkiye sözcüklerini kurucular keşfetmemişti; bunu yabancı literatür bize vermişti. Sevr Antlaşmasında Türkiye -La Turquie- sözcüğü; 14, 21, 27, 29. maddelerde, “Türk halkı, Türk uyruğu, Türkiye toprakları” gibi deyimler kullanılmıştı. “Millet” sözcüğü “cemaat algısından” arınıp, siyasal bağlamda önem kazanırken, toplumsal içeriğini “halk” sözcüğü doldurdu. “Halk” ve “millet” sözcükleri Milli Mücadelenin anahtar kavramları olmuştu.    

 Halk ve halkçılık kavramı, seküler akılla hareketi tasavvur edilen toplumu modern benliğe dönüştürmek için benimsenmiş; etnik ve dinsel aidiyetler dışında “beşer” anlamındaki insanların tamamını ifade etmiştir. Sultanın, tarikat ve aşiret şefinin kulu sayılan feodal toplumu halk potasına soktuğu için Türk devrimi köktencidir. Kurucu ideoloji asimilasyonu değil, kendini aynı toplumun bireyi sayan imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitlelerin entegrasyonunu hedeflemiştir.

  Kuvayı Milliye, Milli Hareket, Hakimiyeti Milliye, Milli Mücadele gibi kavramlar aslında bin yıllık sosyolojik ve kültürel entegrasyonu içeren şemsiye kavramlardı. Bir etnoyu yüceltmekten ziyade, 2. Meşrutiyet’te idrak edilmiş üst kimlik gerçekliğiydi. Meşrutiyetin İslamcılık/ümmetçilik ve Türkçülük/Turancılık akımları toprak esasına dayanmıyor, kendilerini bir ülkenin (yani Türkiye’nin) halkı olarak tanımlayamıyordu. Misak-ı Milli metninde bile “dinen, ırkan, emelen müttehit… Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskûn” alanlardan söz ediliyor, Türkler ve Türkiye’den henüz söz edilmiyordu.

   Tarih denilen olgu, Türkiye Cumhuriyeti’ni Sevr denilen yıkılış sürecinin içine doğurdu diyebiliriz. Erzurum ve Sivas Kongreleri sonrasında TBMM kurulacak, kurtuluş parolası kuruluş iradesi olacak, oluşumun ideolojik ve ekonomik parametreleri yavaş yavaş ortaya çıkacaktır. Yeni doğuşun ideolojik bilincini, tarihsel ve sosyal realitenin dip dalgalarını sezen sadece Mustafa Kemal olacaktır: 

“(…) Efendiler; biz büyük hayaller peşinden koşan insanlardan değiliz. Büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu milletin üzerine celbettik. Biz Panislamizm yapmadık. Belki “yapıyoruz, yapacağız” dedik. Düşmanlar da “yaptırmamak için bir an evvel öldürelim” dediler! Bütün dava bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhumlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın adedini ve üzerimize tazyikatı tezyid etmekten ise haddimizi bilelim. Biz hayat ve istiklal isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı ibzal ederiz.” (1 Aralık 1921)

Cumhuriyetin varlık ve ideolojik misyonunu buradan çıkarabiliriz. Ancak temeline meşrutiyet dönemi katkılarını da koymalıyız. Fakat o dönem tartışmaları kimlik arayışı ötesine geçmiyordu. Modernleşme ve Batılılaşma, kurumsal reformların uygulanması olarak değil, kapitalist toplumun tüm özellikleriyle birlikte tanımlanmasıydı. Bu da kapitalizmi yaratacak burjuvazi sınıfının oluşturulması demekti. Tatar milliyetçisi Yusuf Akçura, yalnızca köylü ve memurlardan oluşmuş Türk toplumunun yaşama şansı olmadığını yazıyordu.

Meşrutiyet mirası olan Türk Milliyetçiliği ve Türklük vurgusu ulus devletin kültürel ve dini niteliklerinin kimyası olarak biçimlendi. 1924 Anayasası soy ve inanç yerine ulusal bütünlüğü esas alan yurttaşlığı getirmişti: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur” (m. 88/1) Bu tanımda, inanç ve etnik farklılık kabul ediliyor, Türklük sıfatının dinsel ve ırksal içerik taşımadığı coğrafi (Türkiye ahalisi) ve siyasi (yurttaşlık bağı) anlama geldiği vurgulanıyor; yurttaşlığı soydaşlığa üstün tutan kolektif bir anlayış benimseniyordu. Kanun-u Esasi’nin Türkçe bilme zorunluluğu getirmesi gibi Türklük ve Türkiye sözcükleri de kurucu kimliğe (Selçuklu ve Osmanlı) siyasal sadakati vurgulamıştır. Mevcut demografinin sayısal çoğunluğu da pratik bir neden olmuştur.

Sosyolojik, ekonomik, psikolojik ve coğrafi zorunluluklar nedeniyle, yurtsuzluğun değerini acı çekerek gören halklar, Türklük kimliğine itiraz etmediler. Anadolu beylikleri, Türkmen ve Yörük oymakları, bin yıllık Anadolu tarihselliği içinde iradi olarak varlıklarını sonlandırıp ulusa katılmış, Türk uluslaşması büyük ölçüde tamamlanmıştı. Bunun iki istisnası oldu. Medrese ümmetçiliği Türklüğü nasıl hazmedememişse, aşiret geleneğinden kurtulamayan gecikmiş Kürt milliyetçiliği de kendini bu camiadan ayrı bir varlık görerek, uluslaşmaya uyum sağlayamadı. Bunun birinci nedeni zihinsel feodalite, ikincisi diaspora halkı değil (Çerkezler ve Arnavutlar gibi) bölgenin yerli (protoktan) halkı oluşlarıdır.

Kendi söylemiyle kendini zehirleyen ümmetçi medrese kültürü de Türk milleti kavramına itirazla Türkiyeli kavramına sarılmaktadır. Bu toplum için trajedi veya komedi niteliğine bürünmüş kimlik travmalı siyaset liboşları da Türk yok Türkiyeli var, Arap yok Arabistanlı var diyorlar. Halbuki Türkiye vatandaşı olmak kimseyi Çerkez, Kürt, Laz, Arap, Ermeni olmaktan çıkarmıyor. Tüm dünyanın Türk dediği bu tarihi kimlik, bir devlet vatandaşı olmaktan daha az değerli olamaz. İlber Ortaylı bunlara “odun kafalı kara cahiller” demekte: 

” … Elli kere söyledim bu odun kafalılara. Kendine has dili olana millet denir. Sonu -lı, li ile bitenler belirsizdir. Amerikalı, Kanadalı, Perulu, Pakistanlı, İsviçreli, Yeni Zelandalı. Çünkü bunların kendine has dili yoktur. Fransız’a Fransalı, Alman’a Almanyalı, İngiliz’e İngiltereli, İspanyol’a İspanyalı, Rus’a Rusyalı, Japon’a Japonyalı diyemezsiniz. Aynen Türk’e de Türkiyeli diyemediğiniz gibi…” 

Kendi kişiliğinde var olamayan, geçmişe ve bugüne dair söyledikleri anlamsız, yarına dair bir sözü olmayanlara şu soru sorulabilir. Türk Milleti/Ulusu denilmezse, Türkiye de denilemez. Türkiye, Türklerin yaşadığı yer demektir. Türkiye diyemezseniz Türkiyeli de Türkiye Cumhuriyeti de diyemezsiniz. Bunca kültüre, bunca uygarlığa, Türkçe yazılmış bunca literatüre hangi isim verilecek? Hangi dilden konuşulacak? Ecdad fetişizmi veya etno-kültürel kimlik travmasına kapılınca orta çağın içinden fırlamış mı olunacak? 

Ernest Renan ulus-devleti Sorbon’daki o ünlü konferansında (1882) şöyle tanımlamıştır: “… Millet/ulus bir ruh ve manevi bir prensiptir. Bu ruhu ve manevi prensibi aslında bir olan iki şey teşkil eder. Bunlardan biri maziye, diğeri ise şimdiye aittir. Biri zengin hatıralar mirasının müşterek sahipliği, diğeri birlikte yaşama konusunda mutabakat ve bir bütün halinde devralınan mirası yüceltme iradesi. Fert gibi millet de feragat ve fedakarlıklarla dolu uzun bir mazinin nihai halidir. Bizi biz yapan ecdattır, ecdat kültüründen daha meşru bir şey yoktur. Mazide müşterek bir şan ve şeref, şimdiki halde büyük işler başarmak için müşterek bir irade… İşte millet olmak için gerekli şartlar.”

 Dikkat edilirse Ernest Renan’ın ulus için getirdiği bu tanımda toplumun “kaynaşabilme” özelliği öne çıkarılmaktadır. Türkiye, Milli Mücadeleyi kazanarak, işgal ve bozgunu zafere çevirip Cumhuriyeti kurduğu halde, eğer medeni ülkeler arasında görünemiyor, halen uluslaşma tartışmaları içinde bocalıyorsa; zihinsel, kültürel, etnik ve dinsel feodalizm çözülememiş, rasyonel toplum olamamışız demektir. 

-III-

  Osmanlı-Türk Siyasal İslam’ı modernizme yenildiği gibi, Cumhuriyet devrimlerine de yenildiği için karşı çıkmaktadır. İslamcı gelenek ile Batı kültürü arasındaki en belirgin fark, kilise ile devletin ayrı ayrı yapılanmasıdır. Dini hiyerarşinin başı olan Papalık, krallara taç giydirerek onları meşrulaştırdığı halde, kendisi hiçbir zaman siyasal otoritenin başı olmadı. Batı toplumları insan olarak kilise, vatandaş olarak da imparator tarafından yönetildiler. Batı kilisesi hiçbir zaman toplumun hukukunu ezeli ve ebedi sayılan esaslarını, Hıristiyanlığın ilk asırlarındaki azizlerin söylemleri üzerine bina etmemiş, böyle bir istek de taşımamıştır. Hıristiyan toplumlar daha az geleneğe daha çok akla/rasyonalizme dayandığı için dünyevi hayata daha kolay uyum sağlamış, bundan dolayı ruhanilere de kolay karşı çıkılmıştır. 

Mutlak veya meşruti Osmanlı teokrasisine gelince, halife-sultan hem siyasal egemenliğin hem Sünni inancın başı, yani halife sayılmıştır. Yani devlet ile din iç içe geçmiştir. Bundan dolayı Batı iklimindeki ayrışma bizde gerçekleşmedi. Osmanlı siyasal sisteminde din ile devletin iç içe geçmesinin en büyük zararı, dünyevileşme/toplumsallaşma alanında görüldü. Modernleşmenin önünü açacak insan hakları, demokrasi ve laiklik gibi seküler değerler kendi geleneğinde olmadığı için benimseyemedi. Müslüman toplumlar dini devlet, devleti de din olarak algıladığı için, hayatın diğer alanları da dinsel kurallara göre şekillendi. Osmanlı devletinde dine dayanmayan sultan kanunnameleri (örf) uygulanmış olsa bile, toplumsal yapı atomlarına kadar şeriat kurallarıyla yoğrulmuştur.

Osmanlı/İslam kültüründeki bu yapısal ilişki teokrasiyi doğurmuş, onun tebaası da kendini dinsel ideolojiyle yöneten devlete karşı tevekküle girmiştir. İslam inancı da sorgulamaya izin vermeyince dünyevi alan tamamen din adamına kalmıştır. Din, halk için bir esenlik yolu sayılmış, ulema ise halkın kendine ve devlete boyun eğmesini öğretmiştir. Dinle devletin ayrılamadığı bu sistemin/yapının adı teokrasidir, buna dayalı kültür de elbet Tanrı/din merkezli olacaktır.

 Batı sistemine gelince, bu yapı insan ve madde merkezli (materyalizm) yapıya dayanmış, akılcı ve düşünen felsefe ile Hıristiyanlık arasındaki mücadele kilisenin dünyevi alandan çekilmesiyle sonuçlanmıştır. Yani yurttaşlar topluluğu (Fransa) veya kültürel ve etnik yapıyı paylaşan (Almanya) ulus-devletleri ortaya çıkmıştır. 

Max Weber ve Hegel, Doğu/İslam kültüründeki bu uyumsuzluğun temelini önce kavramsal ve patrimonyal algılamaya, sonra toplumsal kimliğin “özcülük karakterine” bağlamıştır. Özcülük tezine göre insanın doğasında inanç sistemleri ve siyasal alandaki değişikliklere direnen sabit bir “öz” sert bir çekirdek bulunur. İnsan sevgisi (hümanite) her zaman Tanrı ve ahret inancı yerine geçmez, bütün insanlar da aydınlanmış zekaya sahip değildir, ama herkesin duygulu bir kalbi vardır. Bu noktadan hareket edilirse, insana metafizik rahatlık ve ahlaki kural sağlayan İslamcı öğretilerin “öz”ünde de sekülarizme/laisizme karşı bir direnç olacaktır:  

“… Bu özün çekirdeğinde Tanrı kavramı bulunduğuna, İslam’ın temel misyonu Tanrı’ya kulluk olduğuna göre, insanın doğa ve toplumla ilişkisi ikinci derecede kalır. Halbuki seküler kültürde bireyleşmiş insanda Tanrı kavramı öncelikli değildir, “kul” kimliğinden önce onun bir “insan/ humanite” kimliği vardır. Batı insanında bizdeki gibi şeyh-mürit ilişkisi yoktur, kendinden başkasına kulluk yapmaz, efendi tanımaz…” 

 Psikanalizin babası Sigmund Freud da bu ruhsal ilişkiye de şöyle yaklaşır: “İnsan karakterini belirleyen davranışın ayırıcı özelliği olan baskı altındaki marazi davranışlar, kişiye zarar verdiği anlaşılsa bile değişmez. Yapılması arzulanan şey karakterdeki baskın duygulardır.”Şu hâlde, Batı’daki insanın algılama düzeyi ile gelişmemiş kültürlerin algılama biçimi başkadır: Orta çağı aşamamış cahil halklar gelişmişlik tekerlemeleri ile güzelce aldatılır, eline yeni oyuncaklar verilince ağlama kesilir; bilimsel düşünüş ve teknolojiye kavuştuk sanılır.

Osmanlı/İslam düşüncesindeki teknolojiyi Batı’dan alalım, ama inanç ve tefekkür olarak şarklı kalalım düşüncesi bilimsel düşünce ve moderniteye uyumda en büyük engeldir. Osmanlı sisteminde toplumun hukuku, ahlakı, kültürü ve sosyal yaşamı büyük oranda dine dayandığı için, uygar dünyayı da din rekabeti üzerinden algılamıştır. Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Türkler Müslümanlığa girerken gösterdikleri kararlılığı, Batılılaşmayı kabul ederken gösteremediler. Batı dünyası pagan kültüre yeni aşılar yaparak skolastik düşünceyi aşarken, İslam dünyası kendi kısır döngüsünü kıramadı.Matbaanın Osmanlı toplumuna 272 yıl sonra girişi de dilin gelişmesi ve bilgi aktarımını engelledi. 

Türk-Osmanlı düşüncesinin modern veya muhafazakâr, liberal veya üniversal, dinsel veya seküler oluş veya olamayışı, elbette ki toplumsal bir sorundur. Tanzimat Hareketi, Osmanlının önce askeri sonra ekonomik ve teknolojik alanda gerilemesinin sonucu olarak ortaya çıktı. Ne var ki değişime adapte olma veya Batı’yı aktarma biçimi kutsala çarptığı için istenen noktaya gelemedi. Dahası sindirilemedi. Hilmi Ziya Ülken, Osmanlı-Türk modernleşmesini şöyle değerlendirir:

“… Tekniği Batı’dan alalım, fakat ahlakımızla, hukukumuzla şarklı kalalım diyemeyiz. Hatta tekniği ilmi milletlerarası bir fikir piyasasından alalım, fakat sanatımız, felsefemiz milli olsun hiç diyemeyiz. Böyle bir milletlerarası piyasa yoktur. Ancak çağdaş ve birleşik faaliyetleri olan bir milletler seviyesi vardır. O seviyeye erişmek için sanatta da, hukukta da, ahlakta da, felsefede de, ilimde de yaratıcı olmak gerekir. Bu değerlerde yaratıcı olmayan bir milletin, milletlerarası piyasadan sanat örnekleri, hukuk şekilleri, felsefe eserleri almasından bir sonuç çıkmaz. Hele bunların son yemişleri olan tekniği almasından hiçbir sonuç çıkamaz. Çünkü onları yapan, o üstün kültürün yaratıcılığını ve üreticiliğini sağlayan, dünya görüşü ve zihniyetidir…”

 Bu düşünceden şu sonuca varmak elbette zor değildir: Toplumu geniş anlamda dönüştürecek temel fikirler kavranmadan, çağdaş bilince erişilmeden sadece Batı teknolojisi kullanılarak toplum modernleşemez, ancak modern öncesinin figüranı olunur.Modernitede bilgi rasyonel ve akılla temellenirken, İslamcı toplumlarda modernleşme algısı mitoloji, inanç ve din üzerinden (hurafeler) çalışır. Halbuki modernitede “hakikat/gerçeklik” dinsel verilere değil bilimsel kanıtlara dayanır. Şunu belirtelim ki, daha bu sorunlara gelmeden saray/Enderun dili olan Osmanlı Türkçesi tumturaklı retoriğiyle, dilin analitik ve kolay anlaşılır olmasını engellemiştir. İnsanların din, mezhep ve etnik gruplardan ziyade, milletle/ulusla özdeşlik kurması, toplumsal katmanların aile, aşiret, mezhep ve cemaat temelli değil sınıf temelli olması gerekir. Erik Jan Zürcher de bu noktadan hareketle modernizmi daha ileri bir aşamaya taşımıştır:  

” Bunlardan daha önemlisi Laiklik olmadan modernite imkansızdır; çünkü din her yerde feodal/ataerkil toplumun köşe taşıdır…”