BİR NEFRET SUÇU ÖRNEĞİ OLARAK SİVAS KATLİAMI

tarafından
54
BİR NEFRET SUÇU ÖRNEĞİ OLARAK SİVAS KATLİAMI

Nazlı Barçın DOĞAN | ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu

Giriş

Demokratikleşme sürecinde öne çıkan unsurlardan çoğulculuk ve çokkültürlülük, toplumsal düzenin sürdürülebilirliği konusunda kimi soru işaretlerine neden olmuştur. Mevcut kültürel farklılıkların nasıl bir arada yaşayacağı, her grubun taleplerinin ne şekilde değerlendirileceği çağdaş toplumların en önemli yönetim sorunlarındandır. Küreselleşen dünyada artan kültürel etkileşimin bir sonucu olarak ortaya çıkan çoğulculuk, her ne kadar farklılıkların bir arada yaşamasını kolaylaştıran bir ilke olsa da, bahsedilen toplumsal sürecin sağlıklı ilerlemesinin önüne geçen nefret söylemi ve nefret suçu gibi sorunları da beraberinde getirmektedir. Çoğulcu toplumun en önemli sorunlarından olan bu iki kavram, toplum içerisinde korunması gereken eşitlik ilkesi açısından büyük tehlike oluşturmakta ve insan hakları ihlallerine yol açabilmektedir. 2 Temmuz 1993 tarihinde, Sivas’ta yaşanan olaylar, bahsedilen bu durum açısından önemli bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yazının amacı, son zamanlarda sıkça gündeme gelen nefret söylemi ve nefret suçu hakkında farkındalık yaratmak ve bu noktada önemli bir örnek olarak değerlendirilebilecek Sivas katliamında yaşanan mağduriyetleri gözler önüne sermektir. Yazıda, nefret söylemi ve nefret suçu kavramlarının anlaşılabilmesi için öncelikle kalıpyargı ve önyargı kavramlarından bahsedilecektir. Ardından önyargı ve kalıpyargının sonucu olarak ortaya çıkan sosyal temsillerin, sosyal kimliklerin ve sosyal baskınlığın oluşma evreeri, sosyal psikolojik kuramlar çerçevesinde değerlendirilecektir. Nefret söylemi ve nefret suçu ise bu sosyal psikolojik sürecin sonuçları olarak ele alınacak ve bu kavramların toplumda yayılmasına neden olan temel unsurlar irdelenecektir. Son olarak, bahsedilen teorik sürecin pratikteki örneklerinden olan Sivas katliamındaki nefret öğeleri ortaya konacak, yaşanan olayların niçin nefret suçuna örnek oluşturduğu incelenecek ve bu gibi olayların önüne geçilmesi için nefret suçlarıyla mücadelenin önemi ortaya konacaktır.

Sosyal Sınıflandırma Yöntemi Olarak Kalıpyargılar ve Önyargılar

Kimlik kavramı, ilk olarak 50’li yıllarda akademik düzeyde tartışılmaya başlanmıştır. Sonrasında, özellikle 80’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kanada’da, Kıta Avrupası’nda ve Avusturalya’da etnik, dini ve kültürel azınlıkların hak taleplerini dile getirmeleri üzerine, bu kavramın bireysel haklar bağlamında da tanımlanması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Basitçe tanımlamak gerekirse kimlik; “bizim kim olduğumuza ve ötekilerin kim olduğuna dair kavrayışımız ve karşılıklı olarak, ötekilerin kendilerini nasıl anladığı ve bizi de içererek ötekileri nasıl anladığıdır.”1 Çoğulcu toplumlardaki kimlik algısının, süreç içerisinde milliyet ve din sınırlamasından kurtulup cinsiyet, cinsel yönelim, siyasi görüş gibi başka pek çok öğeyi de kapsayıcı hale gelmesiyle birlikte, sosyal bilimlerde kimlik kavramına duyulan ilgi de artmıştır. Bu noktada kimlik kavramıyla ve kimliksel çatışmaların sebepleriyle doğrudan ilintili olan çoğulcu toplumun da tanımlanması önem taşımaktadır. Prof. Dr. Melek Göregenli’ye göre; çoğulcu ya da çokkültürlü toplumlar, etnik ve kültürel grup kimliklerinin alt grup düzeyinde temsil edildiği ve tüm alt grup kimliklerini kapsayan bir üst/ çatı kimliğin benimsendiği toplumlardır.2 Bu doğrultuda, bahsedilen alt gruplar arasındaki ilişki toplumsal yaşantının sürdürülebilirliği açısından önemli görülmelidir. Çünkü alt grupların iletişimindeki denge hali, insan haklarının temelini oluşturan eşitlik ilkesiyle korunmaktadır. Eşitlik ilkesinin zarar görmesi durumunda ise toplumsal barışın korunması güçleşecektir. Bu nedenle dengenin varlığı hayati önem taşımaktadır. Bu dengenin bozulması konusunda ise iki temel kavram öne çıkmaktadır: Kalıpyargı ve önyargı.

İnsanlar dış dünyayı daha kolay anlayabilmek ve öngörülerde bulunurken zorlanmamak adına nesneleri sınıflandırma yöntemini benimsemiştir. Bu durum insanların gündelik hayatını kolaylaştıran doğal bir davranıştır. Bu sınıflandırmanın sosyal boyutu ise yukarıda bahsedilen iki kavramı doğurmaktadır. İlk olarak kalıpyargılardan bahsedecek olursak, kalıpyargılar; bireylere, ait oldukları toplum içerisindeki kimlikleri veya kültürleri doğrultusunda biçilen roller ve özelliklerdir. Bir başka deyişle kalıpyargılar, belirli bir nesneye ya da gruba ilişkin bilgi boşluklarını dolduran, böylece karar vermeyi kolaylaştıran, önceden oluşturulmuş birtakım izlenimler ve atıflar bütünü olarak bireylerin zihinlerinde oluşturdukları imgelerdir.3 Örneğin, Japon bir kişi düşünüldüğünde zihinlerde “çalışkan” bir insan imgesinin oluşması, bir Arap’tan bahsedildiğinde “temiz olmayan” bir figürün düşünülmesi bahsedilen gruplarla ilgili kalıpyargılardan kaynaklanmaktadır. Verilen örnekler göz önünde bulundurulduğunda kalıpyargıların olumlu veya olumsuz yargılar içerebildiği görülmektedir. Bu olumsuz kalıpyargılar önyargıların oluşumunda önemli rol oynamaktadır. Kalıpyargılar, ortaya koydukları ifadelerle “biz”i ve “öteki”ni tanımlamakta, “biz”e ve “öteki”ne dair imgeler oluşturmakta ve farklılıkları ortaya koymaktadır. Bu farklılıklarla ötekinin sahip olduğu “kötü” özellikler gün yüzüne çıkarıldığında önyargı doğmaktadır.

Olumsuz kalıpyargılar aracılığıyla ortaya çıkan ve gruplararası nefretin temellerini oluşturan önyargı ise, “öteki” olan tanımlanırken kullanılan bir başka kavramdır. Toplumsal boyutta değerlendirildiğinde “farklı” olan veya “öteki” olan hakkında önceden edinilen yargılar çoğunlukla olumsuzdur. Bu nedenle önyargılar, diğer insanları bireysel varoluşlarından değil, grup aidiyetlerinden hareketle değerlendiren bir tutumu ve olumsuz dogmatik kanaatleri ifade eder.4 Bunun sonucunda önyargılı bireyler “öteki”ne temkinli bir şekilde yaklaşmaktadır. Çünkü birey karşısındakini, ait olduğunu grubun olumluolumsuz bütün özelliklerini taşıyan bir yabancı olarak görmektedir. Bu da, önyargılı bir yaklaşımın söz konusu olduğu durumlarda genellikle kötü özelliklerin öne çıkmasına neden olmaktadır. Bu doğrultuda, iç grup (biz) önyargı aracılığıyla diğer grupların üyelerini (ötekiler), içerdeki düzeni bozacak birer tehdit olarak görür. Bunun sonucunda da gruplararası çatışmalar doğabilir. Bu sebeple önyargı, toplumda “yabancı” karşıtlığının ilerlemesine neden olarak ayrımcılık, nefret söylemi, nefret suçu gibi daha büyük sorunların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır.

Nefret Suçuna Giden Yolda Sosyal Temsiller, Sosyal Kimlikler ve Sosyal Baskınlık

Sosyal yaşantıdan elde edilen deneyimler aracılığıyla oluşturulan yargılar, bireylere sınıflandırma becerisi kazandırmaktadır. Bu nedenle sosyal dünyanın algılanışını kolaylaştıran sosyal sınıflandırma yöntemi, kalıpyargılardan ve önyargılardan beslenmektedir. Bu sınıflandırma sürecinde ırk, din, cinsiyet gibi ayraçlar kullanılmaktadır ve bu doğrultuda bireyler kendi grupları ve öteki gruplar hakkında var olan bilgileri düzenlemektedirler. Bahsedilen sınıflandırma süreci gruplararası ilişkileri doğrudan etkilediği için toplumsal dengenin sürdürülebilmesi açısından önemli bulunmuş ve sosyal bilimciler tarafından da oldukça ilgi görmüştür. Sosyal psikoloji alanında bu sınıflandırma ihtiyacını ve sınıflar arası ilişkileri açıklamak üzere çeşitli çalışmalar yürütülmüştür. Bu doğrultuda toplum içerisindeki önyargının büyüyerek nefrete dönüşme sürecinde üç ana evreden bahsedilmelidir: Sosyal temsillerin, sosyal kimliklerin ve sosyal baskınlığın oluşumu. Bu noktada, nefret söylemi ve nefret suçu olgularının değerlendirilebilmesi için öncelikli olarak bu evrelerin anlaşılması gerekmektedir. Bu nedenle çeşitli sosyal bilimciler tarafından geliştirilen birtakım sosyal psikolojik kuramlara başvurulmalıdır.

İlk olarak sosyal psikolog Serge Moscovici tarafından ortaya atılan sosyal temsiller kuramı, toplumsal meselelerde bireyci bir yaklaşımın yerine sosyal bir yaklaşımın benimsenmesi gerekliliğini öne çıkarmaktadır. Bir diğer deyişle, sosyal konularda bireysel bellek yerine toplumsal belleğin içeriği ve işlevi esas alınmalıdır.5 Burada “sosyal temsiller”; dini inançlar, siyasi görüşler gibi ayraçlar doğrultusunda yaratılan, toplum içerisindeki iletişimi kolaylaştıran ve uyulması öngörülen, gündelik düşünce içeriklerini kapsamaktadır. Daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse, sosyal temsiller yabancı olanın tanıdık hale getirilmesini amaçlamaktadır. Örneğin, yasal trafik kuralına göre şehir içerisinde azami hızın 50 kilometre olmasına rağmen; “Yol durumuuygunsa ve trafik kontrolü yoksa hızı artırmada bir sakınca yoktur.” görüşü benimsenmektedir. Bu sosyal görüşe uymayanlar ise -yani boş yolda 50 kilometrenin altında hareket edenlerkorna ya da selektör ile uyarılmakta ve geçerli olan “sosyal temsil”e uymaları istenmektedir.6 Sosyal temsile uymayanlar “öteki” olarak kabul edilmektedir. Bu noktada sosyal temsillerin sosyal kimliklerin oluşturulmasında etkili olduğunu7 ve yukarıda da bahsedilen sosyal sınıflandırmanın temellerini attığını söylemek mümkündür. Sınıflar, ve dolayısıyla sosyal kimlikler, temsillere uyanların ve uymayanların kategorize edilmesi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda sosyal sınıflandırmanın anlaşılması açısından önem taşıyan “sosyal kimlik” kavramını ve “sosyal kimlikler kuramı”nı açıklamak gerekmektedir. Temelde kimlik olgusu bireysel psikoloji doğrultusunda önemsenmekteyken, toplumsal meseleler söz konusu olduğunda, topluluk ya da toplum temelli kendini tanımlama süreci öne çıktığından, sadece kimlik kavramının yetersiz kaldığı görülmüştür. Bu bağlamda kimliğin yanında, ayrıca bir de sosyal kimlik tanımlamasına ihtiyaç duyulmuştur. İlk olarak 70’li yıllarda sosyal psikologlar Henry Taifel ve John Turner tarafından tanımlanan sosyal kimlik, Taifel’in belirttiği üzere, bireyin benlik algısının bir sosyal gruba ya da gruplara üyeliğine ilişkin bilgisinden ve bu üyeliğe yüklediği değerden ve duygusal anlamlılıktan kaynaklanan parçasıdır.8 Bu yaklaşıma göre, bireyler kendilerini üyesi oldukları gruba göre tanımlamakta ve sınıflandırmaktadırlar. Bu sınıflandırma doğrultusunda bulundukları grupla özdeşleşerek sosyal kimliklerinin oluşmasını sağlamaktadırlar. Toplum içerisindeki diğer gruplar ise bireye kendi grubunu konumlandırması konusunda yardımcı olmaktadır. Bahsedilen konumlandırma işlemi gerçekleşirken de gruplararası bir karşılaştırma meydana gelmektedir ve bu karşılaştırma sonucunda olumlu ve olumsuz sosyal kimlikler ortaya çıkmaktadır. Bir başka ifadeyle, bireyin belirli bir gruba ait olması, bireyin değerini belirlemekte ve ona olumlu veya olumsuz özellikler yüklemektedir. Bireyler ise genellikle olumlu sosyal kimlik edinme eğiliminde olduklarından bu durum, ait olunan grubun bireyin değerini artırması olarak da genellenebilmektedir. Bu doğrultuda, birey ait olduğu grubu yüceltirken, “öteki” grupları aşağı görmekte ve kendi grubuna karşı kayırmacı bir tutum benimsemektedir. Bu kayırmacı tutumun gelişmesiyle de “sosyal baskınlık” durumu ortaya çıkmaktadır. Bu noktada, sosyal psikologlar Jim Sidanius ve Felicia Pratto tarafından geliştirilen sosyal baskınlık kuramından bahsetmek gerekmektedir. Sosyal baskınlık kuramına göre; toplumlarda bir ya da birkaç grup diğerlerine baskındır, baskın gruplar alt konumlu grupları isimlendirme, tanımlama ve damgalama gücüne sahiptirler ve alt konumlu gruplar hakkında kalıpyargılar üreterek grubun üyelerini bireysel özelliklerinden arındırıp aynılaştırma yetkisini elinde bulundurmaktadırlar.9 Bu noktada ortaya çıkan en büyük tehlike, bir grubun özelliklerinin, o gruba ait en “kötü” nitelikli üyelerin esas alınarak tanımlanması ve alt konumlu grubun homojenleşmesi sonucunda gruplararası önyargının güçlenmesidir. Önyargıya dayalı olarak da gruplararası çatışmalar artmaktadır. Bu durumda ise önyargı ile ilgili çalışmaların öncülerinden Gordon Allport’un ortaya koyduğu önyargılı eylemlerin meydana gelmesi kaçınılmazdır. Allport önyargılı eylemleri beş farklı kategoride incelemektedir: Yabancı karşıtlığı, çekinmek/uzak durmak, ayrımcılık, fiziksel saldırı ve imha.10 Bu beş eylem göz önünde bulundurulduğunda, “yabancı karşıtlığı” ve “çekinmek/uzak durmak” eylemlerinin nefret söylemi, “fiziksel saldırı” ve belirli bir düzeye kadar “imha” eylemlerinin nefret suçu kapsamında değerlendirilmesi mümkündür. Bu noktada gruplararası önyargının güçlenmesinin doğrudan nefret söylemini ve nefret suçunu meydana getirebileceği belirtilmelidir. Bu nedenle de toplumda meydana gelebilecek en ciddi tehlikelerden biri, bu önyargılı halin gruplararası kutuplaşmayı artırarak nefrete dönüşmesidir.

Nefret Söylemi ve Nefret Suçu

Toplumsal boyutta ele alındığında nefret, bir duygu olmanın ötesine geçerek -ilk etapta- söyleme dönüşmektedir. Dünya üzerinde genelgeçer bir tanımı olmayan nefret söylemi toplumların deneyimlerine göre nitelendirilmektedir. Yine de 1997 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen nefret söylemiyle ilgili kararda kullanılan tanım üzerinde büyük ölçüde uzlaşma sağlanmıştır. Bu tanıma göre nefret söylemi; ırkçı nefret, yabancı düşmanlığı, antisemitizm veya saldırgan milliyetçilik de dahil olmak üzere, hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her türlü ifade biçimidir.11 Buradan hareketle, nefret söylemi bir ifade biçimi olarak ele alındığında, “Nefret söylemi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmeli midir?” sorusu akıllara gelmektedir. Söylemden ötürü yargılanan şahıslar da savunma olarak büyük ölçüde “ifade özgürlüğü” savını kullanmaktadır. Bu noktada insan haklarının öncelikli olarak göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Çokkültürlü demokratik bir toplumda farklı kimliklere saygı duyulmasını sağlamak devletin görevleri arasındadır ve bu durumda bazı özgürlüklerin sınırlandırılması gerekebilecektir.12 Basmakalıp bir deyişle ifade etmek gerekirse; bireyin özgürlüğü başka bir bireyin özgürlüğünün başladığı yerde biter. Bu bağlamda nefret söylemi ifade özgürlüğünün istismarı olarak değerlendirilmelidir ve bu istismarı engellemek en başta devletin sorumluluğundadır. Avrupa standartları kapsamında da nefret söylemi ifade özgürlüğünün istisnası olarak ele alınmaktadır; çünkü tanımdan da anlaşılabileceği üzere nefret söylemi bir kişiye veya kişilere belirli bir grup aidiyetinden ötürü yöneltilmektedir. Yani ifade özgürlüğü azınlık bir gruba saldırmak, hakaret etmek için kullanılıyorsa ya da kullanılan ifadeler belirli bir grubun ülkeye, bölgeye ya da mahalleye girmesini engelliyorsa, diğer insanların özgürlüklerini sınırlandırmaktadır ve dolayısıyla ifade özgürlüğünün suiistimal edilmesi anlamına gelmektedir. Nefret söylemi önyargı saiki* doğrultusunda ortaya çıkan bir ifade biçimi olduğundan ve nefret suçunun önkoşulunu oluşturabileceğinden, toplumsal barış bakımından büyük tehlike yaratmaktadır. Bu nedenle de ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilerek önünün açılması ihmalkar bir yaklaşım olacaktır.

Toplumsal boyutta ele alındığında duygu olmaktan çıkıp söyleme dönüşen nefret bir sonraki aşamada ise nefret suçu halini almaktadır. Nefret söyleminin şiddet içeren ve suç teşkil eden eylemlere dönüşmesi sonucu ortaya çıkan, nefret suçu olarak tanımlanabilecek eylemlerin engellenmesine yönelik çalışmalar, ilk olarak 60’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde Yahudi ve siyahi vatandaşlara yönelik ırkçı saldırıların engellenmesi amacıyla başlatılmıştır. Bu bağlamda “nefret suçu”nun kavram olarak o dönem için kullanılmadığı belirtilmelidir. Ancak, belirli bir farkındalığın yaratılmasıyla ilgili çalışmaların başlangıcı bu döneme dayanmaktadır. Kavram olarak ‘nefret suçu’ ilk olarak 1986’da ABD’de bir grup beyaz tarafından siyahi bir kişiye karşı gerçekleştirilen ırkçı bir saldırının ardından kullanılmıştır.14 90’lı yıllara kadar dünya genelinde nefret suçu daha çok ırk ve din temelli bir eylem olarak ele alınmaktayken, 90’ların başından itibaren cinsiyet, yaş, etnik köken, cinsel yönelim, fiziksel veya zihinsel engellilik durumu, siyasi görüş gibi unsurları da kapsayıcı hale gelmiştir. Nefret söylemi gibi, nefret suçunun tanımında da bir belirsizlik söz konusu olmasına rağmen Avrupa’da tanımsal olarak belirli bir uzlaşma bulunmaktadır. Bu noktada, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)’nın tanımı öne çıkmaktadır. AGİT nefret suçunu; mağdurun, mülkün ya da işlenen bir suçun hedefinin, çeşitli etkenlere* dayanarak benzer özellikler taşıyan bir grupla gerçek ya da varsayılan bağlantısı, ilgisi, aidiyeti, desteği ya da üyeliği nedeniyle seçilerek, kişilere veya mala karşı işlenen herhangi bir suç olarak tanımlamaktadır.15 Burada nefret suçunun iki ana öğeden meydana geldiğini söylemek gerekmektedir: Önyargı saiki ve suç.

Önyargı saiki; failin suçu işlemesindeki motivasyonun mağdurun belirli bir gruba ait olmasından veya failin öyle sanmasından kaynaklandığını ifade etmektedir. Yani bir suçun nefret suçu olabilmesi için mağdurun failin düşündüğü gruba üye olması gerekmemektedir. Suç ise ceza kanunu kapsamında kategorik olarak belirlenen gasp, hakaret, cinsel saldırı gibi herhangi bir suçu ifade etmektedir. Bu noktada, önyargı saiki çıkarıldığı takdirde de bir suçtan bahsedilebileceği belirtilmelidir. Bir suç cezalandırılırken esas olarak davranışın toplumda kabul görmediği ve kınandığı ifade edilmektedir. Yani suçun azmettirici unsurunun (burada önyargı) ağırlaştırıcı neden olarak ele alınması sadece gasp, cinayet veya taciz gibi katalog suçların değil, aynı zamanda mağdurun kimliğinden ötürü böyle bir davranışa maruz kalmasının da yanlış olduğunu gösterecek ve ayrıcalıksız, eşitlikçi toplum vurgusunu pekiştirecektir. Çünkü ceza hukukçusu Asuman İnceoğlu’nun da belirttiği üzere nefret suçu işlenirken mağdurun gerçek ya da varsayılan grubuna toplumda kabul edilmediklerine ve istenmediklerine dair mesaj verilmektedir.16 Yani toplumdaki belirli bir grup açısından güvenlik sorunu yaratılmaktadır. Burada nefret söylemi, nefret suçundaki önyargı saikini kanıtlama konusunda önem taşımaktadır ve önceden de bahsedildiği üzere, bir noktada nefret suçunun önkoşulu olarak ele alınmalıdır. Bu bağlamda, nefret suçu ve nefret söylemi farklı kavramlar olmalarına karşın birbirleriyle bağlantılıdır.

Söylem ve İktidar İlişkisi Çerçevesinde Nefret Suçlarının Yaygınlaşması

Nefret suçunun gerçekleştirilmesi aşamasında nefret söyleminin neden önem taşıdığı yukarıda ortaya konmuştur. Ancak burada öncelikle nefret söyleminin hangi araçlarla, ne şekilde yaygınlaştığı belirlenmelidir. Bu nedenle “söylem” ve “iktidar” kavramlarının ve ikisi arasındaki ilişkinin iyi anlaşılması gerekmektedir. Söylem; toplumsal anlamların üretildiği, değiştirildiği ve üzerinden yayıldığı sözü ifade etmektedir. Foucault’nun tanımıyla, bu kavram, “bilgiyi kuran, bu bilginin içinde zaten yer alan toplumsal pratiği ve güç ilişkilerini yaratan yollara verilen addır.”17 Tanımdan da anlaşılabileceği gibi söylem toplumu yönlendirme yetisine sahip büyük bir güçtür, bu nedenle de gücü elinde bulunduran makamın belirlenmesi büyük öneme sahiptir. Burada söylemi belirleyen makamı iktidar oluşturmaktadır. İktidar toplumdaki bireylere ve gruplara hükmetme yetisine sahip bir oluşumdur. Bu hükmetme yetisini Van Dijk, hükmedilen grupların eylemlerini kontrol etmek olarak nitelendirmekte, bu nedenle de insanların özgürlükleriyle doğrudan ilişkili bulmaktadır.18 Çünkü iktidar, bireylerin zihinlerini, nasıl düşüneceklerini, tutumlarını ve ideolojilerini belirleyebildiğinden özgürlüklerini kontrol edebilmektedir. Bu yüzden de -dolaylı yoldan da olsa- toplumun gelecekteki eylemleri dahi kontrol edilebilir hale gelmektedir. Tabii burada, söylemi belirleyerek gücü elinde bulunduran iktidarın kimlerden oluştuğunun kavranması gerekmektedir. İktidarı elinde bulunduran kimseler “sembolik elitler” olarak adlandırılmaktadır. Sembolik elitler, kamusal, politik, medyatik ve akademik söylemleri kontrol eden insanlardır.19 Söylemlerini toplum içerisinde kolaylıkla yayabilecek güce sahiptirler. Bu nedenle de nefret söyleminin üretilmesi iktidarların kontrolü içinde gerçekleşmektedir. Sembolik elitler, sosyal temsillerin üretilmesine önayak olarak sosyal kimlikleri yaratmakta, ötekinin ve baskın grubun tanımını yaparak bu tanımlamaları kitlelere iletmektedir. Bu noktada yurttaşların doğru bilgiye erişimi ve ardından kendi görüşlerini ortaya koyabilmeleri açısından medya önemli bir organdır; çünkü söylemler aracılığıyla ideolojilerin aktarımı büyük ölçüde medyayla sağlanmaktadır. Bu aktarım sırasında da çoğunlukla medyaya, hâkim ideolojilerin taşıyıcısı olan sembolik elitler ve kurumlar eşlik etmektedir.20 Bu nedenle de nefret söylemi sembolik elitler olarak adlandırılan saygınlık sahibi, karizmatik, lider kişiler tarafından benimsendiklerinde, özellikle medya aracılığıyla, kamuoyunda kolaylıkla yayılabilmektedir. Bu da nefret söyleminin kamuoyunda normalleşmesine neden olarak nefret suçunu doğurmaktadır.

Sivas Katliamı ve Nefret Öğeleri

Çokkültürlü bir toplum yapısına sahip Türkiye’de ise geçmişten günümüze değin nefret suçuna örnek gösterilebilecek pek çok olay yaşanmıştır. 6-7 Eylül olayları, Maraş, Bahçelievler, Çorum katliamları, 90’ların faili meçhulleri, Hrant Dink suikastı, Rahip Santoro cinayeti, Zirve Yayınevi katliamı ve daha niceleri… Geçmişten günümüze, nefret temelli pek çok saldırı adaletsiz uygulamalar sonucu tarihin tozlu raflarına gömülmeye yüz tutmuş ve toplum içerisinde kanıksanmaya başlamıştır. Öyle ki, bu olaylar gerçekleşirken medyada yer alan bazı siyasilerin, gazetecilerin, akademisyenlerin benimsediği söylemler, olayların tümünde provoke edici unsur olarak karşımıza çıkmakta ve gruplararası önyargının temelini oluşturmaktadır. Bu noktada yazıya, ülkemizde yaşanmış bir başka somut örnek olan, 2 Temmuz 1993’te Sivas’taki Madımak Oteli’nde gerçekleşen olaylar üzerinden devam etmek, önyargının ne tür sorunlar doğurabileceğini ortaya koymak açısından faydalı olacaktır.

1993 yılında, Sivas’ta düzenlenmiş olan Dördüncü Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında gelen konukların ağırlanmakta olduğu Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi neticesinde meydana gelen olaylar sonucunda ikisi gösterici olmak üzere toplamda 37 kişi hayatını kaybetmiştir. Ancak, olayların dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in söylediğinin aksine sadece “bir otel yakma vakası”21 olmadığı anlaşılmalıdır. Bu noktada olayların öncesinde Sivas’taki kamplaşma durumu göz önünde bulundurulmalıdır. Burada kamplaşmanın; sosyal sınıfların keskin bir şekilde kutuplaşması ve gruplardan birinin baskınlığının katı bir biçimde topluma benimsetilme uğraşı nedeniyle meydana geldiği belirtilmelidir. Kamplaşmanın olduğu toplum patlamaya hazır bir bomba gibidir. Tek ihtiyaç fitili ateşleyici bir kıvılcımdır. Sosyolog Emre Kongar, her düşüncenin veya ideolojinin eyleme geçirilmek için destekleyici bir gruba ihtiyaç duyduğunu ve bu süreçte en işlevsel aracın “ortak düşman” olduğunu belirtmiştir.22 Ortak düşman öğesi grup üyelerini birbirine yakınlaştırmakta ve eylemin gerçekleştirilmesi için motivasyon kaynağı oluşturmaktadır. Bu nedenle de fitili ateşleyici kıvılcımı yaratmaktadır. Bu noktada, 2 Temmuz 1993 öncesinde Sivas’ta Alevi-Sünni eksenli bir kamplaşmanın varlığından bahsedilmelidir. Ancak eyleme geçmek için bir neden bulunmamaktadır. Şenliklere Aziz Nesin’in de katılması, bu nedenle ortak düşmanın eksikliğini gidererek, 2 Temmuz’daki olayların yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Aziz Nesin’in daha önceden “ateist” olduğunu belirtmesi, Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri kitabının çevirisini yapıyor olması ve şenliklerin ilk gününde yaptığı konuşmada Alevilerden ve Alevi kültüründen övgüyle bahsetmiş olması da bu noktada kendisine karşı “önyargı” ile yaklaşılmasına neden olmuştur. Olayların ardından TBMM’de kurulan Araştırma Komisyonu’nun çalışmaları esnasında dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu’nun açıklaması önyargı saikinin ispatı açısından önemli bir delildir. Gazioğlu, şenliklerden bir önceki gecede, yani 30 Haziran gecesinde, Aziz Nesin’i protesto eden ve halkı tahrik edici “Müslümanlar” rumuzlu bildirilerin, kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından bölgedeki dükkanların kapılarının altından içeri atıldığını belirtmiştir.23 Bahsedilen bildirilere bakıldığında ise Aziz Nesin’e ve Şenlik için Sivas’a gelen diğer kişilere karşı aşağılayıcı ve hedef gösterici bir dil benimsendiği görülmektedir.24 Bu sebeple olayların başlaması sürecinde kullanılan söylemin nefret içerikli olduğu açıktır. Bunun yanında medyanın da olaylar öncesinde kullandığı dilde yer yer nefret söylemi ile karşılaşılmaktadır. Yerel bir gazete olan Bizim Sivas gazetesi olay gününde iki baskı yapmıştır. İlk baskısında Aziz Nesin’in şenliğe katılmasına yönelik “Müslüman Mahallesi’nde salyangoz satıyorlar..!” manşeti atılmış, ikinci baskıda ise “Rezaletin Daniskası..!” manşetiyle Aziz Nesin’in konuşma yapmasını eleştirmiştir. Gazetenin ilk sayfasında yer alan haberin metninde ise “Şenlik adı altında Sivas’ta toplanan sosyalistler kanunsuz yürüyüş ve gösteriler düzenlediler.” Şeklinde çarpıtma ifadelerin yer alması medyanın olaylardaki sorumluluğunu ortaya koymuştur.

Medyanın nefret söylemini yayma aracı olarak kullanıldığı, bununla birlikte sembolik elitlerin benimsediği söylemin de yaşanan olayları körüklediği göz önünde bulundurulduğunda, Sivas olayları esnasında ve sonrasında söylemleriyle gündemde yer tutmuş ve olayların akışını etkilemiş üç kişinin açıklamalarına bakmak faydalı olacaktır: Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ve Refah Partili Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu. Üçünün de olayların ardından yaptıkları açıklamalar Aziz Nesin’in toplumu tahrik ettiğini vurgulamaktadır.26 Bu doğrultuda da yaşananları meşrulaştırıcı bir tutum benimsenmiştir. Ayrıca olaylar esnasında dönemin Sivas Belediye Başkanı’nın kalabalığı toplayarak yatıştırıcı bir konuşma yapması beklenirken “Gazanız mübarek olsun!” şeklinde kışkırtıcı bir dil kullandığı iddia edilmektedir.* Bunların dışında sembolik elitler kapsamında değerlendirilebilecek pek çok siyasi ve gazeteci “yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede kullanılmaması gereken ifadeler kullandığı” gerekçesiyle Aziz Nesin’i sorumlu bulmuştur. Burada Aziz Nesin’e ve Aziz Nesin simgesi üzerinden aslında laikliği savunanlara, sol ideolojileri benimseyenlere, Alevilere, ateistlere ve daha pek çok farklı gruba karşı önyargı nın varlığından bahsetmek mümkündür. Söylemin eyleme dönüşmesiyle meydana gelen olay ise nefret suçudur ve failler, bu eylemleriyle bahsedilen gruplara “Biz sizin varlığınızı kabul etmiyoruz, bize ayak uydurmazsanız sizin de başınıza aynıları gelir.” mesajı vermektedir. Bu nedenle de yaşananlar 1993 yılında Sivas’ta meydana gelen “masum” bir tahriğin ötesinde toplumsal barışı tehdit etmiş bir katliamdır. Ancak Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) nefret suçuna ve önyargı saikine yer verilmediğinden adil yargılama gibi bir durumdan da söz edilememektedir. Nitekim 2012 yılında davanın zamanaşımına uğramasına edilen itiraz üzerine Yargıtay’a giden karar geçtiğimiz Temmuz ayında onanmıştır.27 Bugün, 21 yıl önce Sivas’ta hayatını kaybetmiş 35 vatandaş için adaletin varlığından hala bahsedilememektedir.

Nefret Suçlarıyla Mücadele

Günümüzde ise Türkiye’de kamuoyuna çok yansımamasına karşın nefret söylemi ve nefret suçu hala, var olan en önemli toplumsal problemlerdendir. Özellikle, Hrant Dink suikastının ardından, kamuoyunda farkındalık yaratılması için yürütülen çalışmalar ağırlık kazanmıştır; ancak bu çabanın yeterli olmadığı ortadadır. Daha önceden verilen tarihsel örneklerin yanı sıra, LGBTİ bireylerin sıklıkla uğradığı “3. sayfa” haberi olarak karşımıza çıkan saldırılar, hâlâ kimi yerlerde kimliğini gizlemek durumunda kalan Alevi vatandaşlar, İsrail ve Filistin arasındaki gerilimin her gündeme gelişinde çeşitli anti-semitist eylemlere maruz kalan Yahudiler, her terör eyleminin ardından “terörist” olarak yaftalanan Kürt toplumu, hükümetin politikalarına karşı muhalif tutum takınan, farklı ideolojileri benimsemiş kimselere karşı yürütülen karalama kampanyaları ve daha nice örneği bugün hâlâ toplumumuzda görüyoruz. İnsan haklarıyla ilgili hemen hemen bütün sözleşmelerin ortaya koyduğu gibi bütün insanlar onur ve haklar bakımından eşittir. Ancak nefret söylemi ve söylem doğrultusunda meydana gelen nefret suçları bahsedilen eşitlik idealini zedelemektedir. İşte tam da bu noktada, daha çağdaş, eşitlikçi, özgürlükçü, adaletli, demokratik bir toplum için nefret suçlarıyla mücadele çok önemlidir.

Peki, nefret suçlarıyla mücadele için nasıl bir yol izlenmelidir? Türkiye özelinde devam edecek olursak yukarıda da bahsedildiği gibi nefret suçlarının görünürlüğü konusunda yetersizlik söz konusudur. Bu nedenle de öncelikli olarak veri toplanması gerekmektedir.28 Toplanan veriler, hangi bölgelerde, hangi gruplara karşı, ne gibi fiillerin işlendiği yönünde bilgiye erişimi sağlayacak ve ülkenin kendi özel koşulları doğrultusunda gelişen nefreti ortaya koyacaktır. Bu noktada toplanan verilerin istatistiksel olarak raporlanması ve periyodik olarak yayımlanması devletin ne gibi tedbirler alması gerektiği konusunda yol gösterici olacaktır. Ancak ülkemizde ne yazık ki veri toplama çalışmaları yetersizdir. Öncelikli olarak devlet eliyle gerçekleştirilmesi gereken kamuoyu araştırmaları ne yazık ki sadece sivil toplum kuruluşlarınca düzenlenmektedir. Örneğin, bir devlet kurumu olarak Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), nefret suçlarıyla ilgili veri toplamamaktadır.29 Bu durum da sorunu görünmez kılmakta, farkındalık yaratılmasının önüne geçerek bu tür fiilleri gerçekleştirenlerin cezalandırılmamasına neden olmaktadır. Ayrıca görünmez olan bir sorunun varlığından bahsetmek de güçleşeceği için “ülkemizde nefret suçu yok” algısı yaratılmaktadır. Bu da hukuki boyutta düzenleme ihtiyacının ciddiye alınmamasına neden olmaktadır. Bu noktada, TCK’da nefret söylemi tanımının yer aldığını ancak “nefret suçu” olarak tanımlanmış bir suçun olmadığını belirtmek gerekmektedir. Bir başka ifadeyle, TCK’da “önyargı” bir saik olarak belirlenmemiştir, bu nedenle birkaç madde dışında cezayı ağırlaştırıcı bir gerekçe olarak kullanılmamaktadır. Cezanın, belirli bir davranışın toplum tarafından kınandığını ve onaylanmadığını vurgulayan yükümlülüğü de göz önünde bulundurulduğunda TCK’nın bu konudaki yetersizliği açıkça görülmektedir. Çünkü bu eksiklikten ötürü en son geçtiğimiz temmuz ayında Yargıtay tarafından onanan kararda, daha önceden de bahsedildiği üzere, Sivas davası kesin olarak zamanaşımına uğramıştır, yani insanlık suçu zamanaşımına uğramıştır. Yani hukuk sistemimizdeki eksikliklerden ötürü bugün ne yazık ki nefret suçları meşrulaştırılmaktadır. Oysa ki nefret suçları hükümetleri düşürebilecek ciddiyete sahiptir. Çünkü bir nefret suçunun, özellikle de Sivas gibi geniş kapsamlı bir katliamın varlığından söz edildiği takdirde, devlet kurumunun birincil yükümlülüğü olan vatandaşların güvenliğini sağlama konusundaki yetersizliği gözler önüne serilmektedir veya ciddi boyutlarda bir ihmal söz konusudur. Bir başka ifadeyle, bu gibi olayların yaşanması durumu, devlet otoritesinin sorgulanır durumda olduğunu ve devletin işlevini yitirmekte olduğunu göstermektedir. Bu nedenle nefret suçlarıyla mücadele devlet kurumunun sürdürülebilirliği açısından da önem taşımakta ve devletin öncelikli olarak üzerine düşmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç

Sonuç olarak, nefret söylemi ve nefret suçları çokkültürlü toplumların temel sorunlarındandır. Bireysel hayatları etkilemenin ötesinde, toplumun bireyleri arasında olması gereken eşitlik idealine, toplumsal düzene, barışa ve toplum hayatının kalitesine büyük zarar vermektedir. Böylesi toplumsal bir sorunun yayılmasının nedeni şüphesiz ki medyada kullanılan dil ve kendine medyada da sıklıkla yer bulan siyasilerin ötekileştirici söylemleridir. Bu noktada hukuki düzenlemelerin belirli bir dereceye kadar çözüm sağlayabileceğini ortaya koymak gerekmektedir. Ancak sadece idari veya hukuki düzenlemeler yeterli olmayacaktır, öncelikli olarak zihniyetin değişmesi gerekmektedir, bu da medyanın ve siyasilerin barışçıl bir dil benimsemesiyle mümkündür. Bunun yanında sorunların görünür kılınması çözüm için birincil öneme sahiptir. Sivas katliamı bu noktada hukuki boyutta nefret suçu kapsamına giremese de, sorunun görünür kılınabilmesi açısından önemli bir örnektir. Görünürlük sağlandıktan sonra eşitlik ilkesi ihlal edilmeden yapılacak birtakım hukuki ve idari düzenlemelerle soruna çözüm getirilmesi kolaylaşacaktır. Bu noktada hükümetin sivil toplum kuruluşlarıyla ve konunun uzmanlarıyla işbirliği içerisinde olması önemlidir. Çünkü 2013 yılında gündeme gelen Demokratikleşme Paketi’yle nefret suçunun TCK’ya eklenmesi gibi olumlu bir adım atılmasına rağmen, öngörülen düzenlemede nefret ve ayrımcılık suçları bir arada bulunmaktadır.30 Birbirinden farklı olan, farklı bir biçimde değerlendirilmesi ve cezalandırılması gereken iki sosyal sorunun aynıymış gibi değerlendirilmesi, düzenlemeler hazırlanırken ciddiyetsiz bir tutumun benimsendiğini ortaya koymaktadır. Sivas gibi acıların bir daha yaşanmaması için sorunun büyük bir ciddiyetle ve samimiyetle ele alınması gerekmektedir, çünkü “Affedersiniz Ermeni…” zihniyetinin devamı halinde daha nice Sivas’lar yaşanılması kaçınılmazdır.

Kaynakça

1. Özdemir, E., Kimlik Kavramı ve Teorik Yaklaşımlar, Eğitim Bilim Toplum Dergisi, sayı 32(8), s. 11, http://www.egitimbilimtoplum.com.tr/index.php/ebt/article/view/404/pdf 2. Göregenli, M., Temel Kavramlar: Önyargılar, Özcü İnançlar ve Ayrımcılık, Medya ve Nefret Söylemi içinde, der. Mahmut Çınar, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013, s. 36 3. Göregenli, M., a.g.e., s.29 4. Göregenli, M., a.g.e., s.26 5. Öner, B., Sosyal Temsiller, Kriz Dergisi, sayı 1(10), s. 30, http:// dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/21/93/786.pdf 6. Öner, B., a.g.e., s.34 7. Göregenli, M., Nefret Söylemi ve Nefret Suçları, Medya ve Nefret Söylemi içinde, der. Mahmut Çınar, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, 2013, ss.60-61 8. Demirtaş, H. A., Sosyal Kimlik Kuramı, Temel Kavram ve Varsayımlar, İletişim: Araştırmaları Dergisi, sayı 1(1), s. 130, http:// dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/23/665/8472.pdf 9. Çayır, K., Ayrımcılığın Sosyolojisi ve Türkiye Toplumu, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde, der. Ayşe Çavdar ve Aylin B. Yıldırım, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, İstanbul, 2010, ss.47-48 10. Ataman, H., Nefret Suçlarını Farklı Yaklaşımlar Çerçevesinden Ele Almak: Etik, Sosyo-politik ve Bir İnsan Hakları Problemi Olarak Nefret Suçları, Nefret Söylemi ve/veya Nefret Suçları içinde, der. Yasemin İnceoğlu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2012, s.63 11. Council of Europe-Committee of Ministers(1997), Reccomendation No. R (97) 20 of the Committee of Ministers to Member States of “Hate Speech”, http://www.coe.int/t/dghl/ standardsetting/hrpolicy/other_committees/dh-lgbt_docs/ CM_Rec(97)20_en.pdf 12. Karan, U., Nefret Söylemi ve Yakından İlişkili Diğer Kavramlar: Ayrımcılık, Nefret Suçu ve Hakaret, Medya ve Nefret Söylemi içinde, der. Mahmut Çınar, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013, s.105 13. Van Dijk, T., Söylem ve İktidar, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde, der. Ayşe Çavdar ve Aylin B. Yıldırım, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, İstanbul, 2010, s.35 14. Ataman, H., a.g.e., s.59 15. OSCE (2006), Hate Crimes In The OSCE Region: Incidents and Responses, Annual Report For 2006, http://www.osce.org/ odihr/26759?download=true 16. İnceoğlu, A., Nefret Suçu Kavramı ve Türk Ceza Hukukundaki Yeri, Nefret Suçlarıyla Mücadele Konferansları Konuşma Metinleri içinde, der. Hakan Ataman, İnsan Hakları Gündemi Derneği Yayınları, Ankara, 2010, s.85 17. Çınar, M., Habercilik ve Nefret Söylemi, Medya ve Nefret Söylemi içinde, der. Mahmut Çınar, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013, s. 138 18. Van Dijk, T., Söylem ve İktidar, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde, der. Ayşe Çavdar ve Aylin B. Yıldırım, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, İstanbul, 2010, s.12 19. Van Dijk, T., a.g.e., s.19 20. Göregenli, M., Nefret Söylemi ve Nefret Suçları, Medya ve Nefret Söylemi içinde, der. Mahmut Çınar, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013, s.59 21. Ne Dediler, Ne Yazdılar?, Sıvas Kitabı Bir Topluöldürümün Öyküsü içinde, der. Atilla Aşut, Edebiyatçılar Derneği Yayınları, Ankara, 1994, s.507 22. Kongar, E., Sıvas Olayının Ardındaki Sosyolojik Gerçekler, Sıvas Kitabı Bir Topluöldürümün Öyküsü içinde, der. Atilla Aşut, Edebiyatçılar Derneği Yayınları, Ankara, 1994, s.103 23. Sivas Olayları İçin Genel Görüşme, Sıvas Kitabı Bir Topluöldürümün Öyküsü içinde, der. Atilla Aşut, Edebiyatçılar Derneği Yayınları, Ankara, 1994, s.352 24. Şeriatçıların Kışkırtıcı Bildirileri, Sıvas Kitabı Bir Topluöldürümün Öyküsü içinde, der. Atilla Aşut, Edebiyatçılar Derneği Yayınları, Ankara, 1994, ss.319-323 25. Bizim Sivas (2 Temmuz 1993), Sıvas Kitabı Bir Topluöldürümün Öyküsü içinde, der. Atilla Aşut, Edebiyatçılar Derneği Yayınları, Ankara, 1994, s.313, 315 26. Ne Dediler, Ne Yazdılar?, Sıvas Kitabı Bir Topluöldürümün Öyküsü içinde, der. Atilla Aşut, Edebiyatçılar Derneği Yayınları, Ankara, 1994, ss.507-508, 515 27. Sabah (25 Temmuz 2014) http://www.sabah.com.tr/Gundem/2014/07/25/yargitaydan-sivas-katliami-davasinda-zamanasimina-onama 28. İnceoğlu, A., Nefret Suçu Kavramı ve Türk Ceza Mevzuatı Açısından Değerlendirilmesi, Nefret Söylemi ve/veya Nefret Suçları içinde, der. Yasemin İnceoğlu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2012, s.109 29. İnceoğlu, A., Nefret Suçu Kavramı ve Türk Ceza Hukukundaki Yeri, Nefret Suçlarıyla Mücadele Konferansları Konuşma Metinleri içinde, der. Hakan Ataman, İnsan Hakları Gündemi Derneği Yayınları, Ankara, 2010, s.93 30. Radikal (5 Aralık 2013) http://www.radikal.com.tr/politika/ nefret_sucu_taniminda_etnik_kimlik_ve_cinsel_yonelim_ yer_almadi-1164664