Bir Cumhuriyet Değeri Olarak Bilimsel Bilginin Yol Göstericiliği

tarafından
65
Bir Cumhuriyet Değeri Olarak Bilimsel Bilginin Yol Göstericiliği

* Prof. Dr. Yakup KEPENEK | Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü Emekli Öğretim Üyesi

Giriş

Cumhuriyet’in değerleri, düşünsel kökenleri ve uygulamalarıyla bir ilkeler demetinin bütünüdür. Bu nedenle, değerleri tek tek değil, o büyük bütünün birbirini tamamlayan ve birbirinden ayrılmaz parçaları olarak algılamak gerekir. Başta gelenleri; egemenliğin kaynağının halk olması, hukukun üstünlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı, eğitimin birliği, kamu yönetiminin dinin kurallarına göre değil çağın gerektirdiği yöntemlerle çalışması, ekonomide üretimin artırılması ve ülke insanının daha çok ve daha kaliteli üreterek özgürleşmesi, kadın-erkek eşitliği, kültür ve sanatta yaratıcılıkla çağın yakalanması, yurtta barış, dünyada barış ve tüm bu değerleri kalıcı kılacak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirecek olan kurumsal yapıların oluşturulması olarak sıralanabilecek olan Cumhuriyet’in değerleri, insanlığın bin yıllar boyunca doğaya ve düşünce üzerindeki sınırlamalara ve baskılara karşı verdiği savaşımların, büyük uğraşların ortak sonucudur; özetle evrenseldir. Bu değerleri birleştiren ya da bunları birbirine eklemleyen nedir? Bu sorunun yanıtı açıktır: Bilimsel bilgi. Cumhuriyet’in bütün değerlerinin ana başvuru kaynağı ve uygulamadaki geçerlilik ölçüsü, sürekli genişleyen ve büyüyen bilimsel bilgidir. Bilimsel bilginin yol göstericiliği ilke edinildiğinde, ona bağlı olarak ilerleme, değişim ve dönüşüm de kaçınılmazdır. Bir başka anlatımla, Cumhuriyet’in değerleri, durağan, mutlak ve katı bir yaklaşım özelliği taşımaz; bilimsel bilgiyle birlikte, ona bağlı olarak evrim geçirir.

Hangi Bilimsel Bilgi?

Çağımızda her bilim dalının bir ana konusu, yani, yanıt aradığı bir temel sorusu vardır. Bilimlerin bilimi sayılan felsefenin ana sorusu, bilgilerimizin kaynağı nedir sorusuna yanıt bulmaktır

Bilim tarihi boyunca bu soruya verilen yanıtlar en genel düzeyde ikiye ayrılır:

1) Bilgilerimizin kaynağını ilke olarak nesnelerde, bunların zaman içinde değişiminde ve yapılarının evriminde, bunlarla ilgili olgularda, deneylerde; gözlemlerde, akıl yürütmelerde, usa vurmalarda, duyularımızla aldıklarımızın beyinde işlenmesinde arayan ve doğal olarak eleştirel bakışı da içeren görüş. Olguculuk, gerçekçilik, yararcılık ve varoluşçuluk bu ana yaklaşımın doğrudan ya da dolaylı türevleridir.

2) Madde dünyasını düşüncenin önemli bir türevi olarak dikkate almakla birlikte, bilgilerimizin kaynağını esas olarak madde ötesi ya da metafizik dünyada arayan görüş. Dar anlamda akılcılık, romantizm, idealizm ve her türlü tutuculuk bu gruba girer. Bu ikili arasında karşılıklı etkileşim ve iç içe geçen bir kısım bulunur. Ancak bu büyük ikili ayrım, insan düşüncesinin ve bilimsel bilginin ilerlemesinde, birçok yönden belirleyicidir.

Cumhuriyet’in değerlerine temel alınan bilimsel bilgi birincisidir. Bunu, Mustafa Kemal Atatürk’ün biraz sonra kısaca değinilecek olan çok sayıda konuşmasında ve özellikle de Kuruluş Yılları’nın uygulamalarında buluruz.

Bilimsel bilginin tarihsel gelişimi, içinden geçilen ekonomik, düşünsel, sanatsal, kültürel ve kısaca her türlü üretim süreçlerinin ve özünde insanın aklıyla ve bedeniyle giderek daha fazla özgürleşmesinin bir türevi ya da sonucudur. Ünlü Fransız düşünürü Réne Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım.” sözleri bu özgürleşmeyi tanımlar. Aristo’nun insanı araçgereç-techne** yapabildiği için hayvan değil, insandı. Descartes’ın insanı ise varlığını düşüncesine borçludur.

Gerçekte bu sözlerin tam karşıtı düşünmüyorum öyleyse yokum denilmesidir; bu da kişinin bedenini ve aklını başkalarına teslim ettiği anlamına gelir. Her türlü ekonomik ve toplumsal gelişme, tam bir kararlılıkla, düşünüyorum öyleyse varım denildiği ve denilebildiği ölçüde gerçekleşir.

Bilimsel ilerleme, düşüncenin ve varlığın kendilerini sarıp sarmalayan, tutsak eden tellerden adım adım kurtularak, birlikte özgürleştiği ölçüde sağlanabilir. İlkel toplumdan köleci, ancak örgütlü topluma geçiş, köleci toplumun feodal yapıya evrilmesi ve oradan kapitalizmin ortaya çıkışı, insanlığın ilerlemesinin her biri binlerce yıl süren ve değişik ülkelerde değişik biçimler alan ana istasyonlarıdır. Cumhuriyet, kapitalist gelişmeyi, bunu sanayileşme diye okuyun, yakalayamayan ve bu nedenle tarihe karışan bir imparatorluğun külleri üstünde, düşünüyorum, öyleyse varım diyen Kurtuluş Savaşı sırasında oluştu. O sırada kapitalist üretim sistemi, elektrikli ve içten yanmalı motorları üretimde kullanarak ikinci niteliksel dönüşümünü gerçekleştiriyordu ve karşısına dikilen bir de sosyalist sistem vardı.

Samsun’da 1924’te öğretmenlere verdiği söylevde vurgulanan hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir, fendir anlayışı, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini anlatır; o yılların düşünce ve uygulamalarının temel ilkesidir.

Daha ayrıntıda ise şu yorum doğrudur: İçinde yetiştiği toplumun geçmişte yaşadığı deneylerin ışığında harekete geçen Atatürk’e göre kültür ve medeniyet kavramları arasında önemli bir fark yoktur. İkisini bir arada düşünmek gerekmektedir. O’na göre Osmanlı yöneticilerinin en büyük yanılgısı bu idi. Osmanlılar Avrupa’nın geliştirdiği tekniklere (medeniyete) yönelirken bu medeniyeti ortaya çıkaran bilgi sistemini (kültürü) göz ardı etmişlerdir

Atatürk’ün, gerek zamanı, gerekse içeriği bakımından çok özel olan bir konuşmasına değinelim: “Kültür dediğimiz zaman, bir insan topluluğunun devlet yaşamında, düşünce ve ekonomi yaşamında yapabilecekleri şeylerden elde ettiği sonuçtur, demek isteriz; uygarlık da bundan başka şey değildir.”

“Gözlerimizi kapayıp herkesten ayrı kendi başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Ülkemizi bir çember içine alıp, dünya ile ilgimiz olmadan yaşayamayız. Tersine ileri, uygar bir ulus olarak uygarlık alanının içinde yaşayacağız. Bu, ancak bilim ve teknikle olur. Bilim ve teknik neredeyse oradan alacağız ve ulusun her bireyinin kafasına yerleştireceğiz. Bilim ve teknikte bir sınırlama ve koşul yoktur. Akla uygun hiçbir kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin ve inanışların korunmasında direnip duran ulusların ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerleme yolunda bağları ve koşulları aşamayan uluslar yaşamın akla uygun olduğunu ve eyleme dayandığını göremezler. Yaşamı geniş kapsamıyla gören ulusların egemenliği altına girip onların esiri olmaktan kurtulamazlar.” (27 Ekim 1922, Bursa’da öğretmenlere)

Uygulamayla Kanıtlanan Bilimsel Bilgi

Bilimsel bilginin yol göstericiliği, İkinci Dünya Savaşı’nın olağanüstü koşulları ve savaş sonrasında tamamıyla değişik bir çizgiye yerleşen Türkiye öncesinde, yani 1938’e dek tam anlamıyla uygulama alanı bulmuştur. O dönemde, hukuktan eğitime, yönetimden kurumlaşmaya, ekonomiden sanata uzanan her alanda uygulamaya konulan yenileşme projeleri bu ana yaklaşım çerçevesinde gerçekleştirilmiştir.

Ancak, o yıllarda, özellikle iki konuda, eğitimde ve ekonomide elde edilen büyük başarılar, sırasıyla nitelikli işgücü yetiştirilmesi ve sermaye birikiminin geliştirilmesi, ekonomik ve toplumsal gelişmenin bu iki belirleyici etmenini çok güçlendirmiştir.

Eğitimde, örneğin John Dewey gibi yaparak öğrenme konusunun ünlü düşünüründen işin başında 1924’te ve daha birçok yabancı uzmandan görüş alınması, okuma yazma seferberlikleri; mesleki ve teknik eğitime önem verilmesi ve üniversite reformu, yabancı uzmanların görüşleri de alınarak gerçekleştirilmiştir. Halkevleri ve Halkodaları ile kültürün ve sanatsal yaratıcılığın geliştirilmesi ve bu konularda son kararların Cumhuriyet hükümetlerince verilmesi çok önemlidir. Bilimsel bilgi temelinde yaparak öğrenmeyi ülkenin kırsal kesimine taşıyan ve Cumhuriyet’in tüm girişimleri gibi dengeli bir bölgesel dağılıma özen gösterilen Köy Enstitüleri, ayrı bir başarı öyküsüdür. Bakın usta yazar Yaşar Kemal, Köy Enstitüleri için ne diyor: “Biz Köy Enstitüleriyle eğitime yaşayarak ve yaratarak katılmıştık… 20. yüzyılda Türklerin yarattığı ve insanlığa armağan ettiği en büyük iştir Köy Enstitüleri… İnsanlığa atom icat etmekten daha büyük katkıdır.”

Bilimselliğinin bir gereği olarak Cumhuriyet, planlı ve programlı iş yapma anlamına gelir. Her alanda yapılan işler, bilinçli bir ön hazırlık sonrasında uygulamaya konulur. Kurulacak sanayi işletmelerinin, kurum ve kuruluşların gerek ekonomik, gerekse teknolojik açılardan yapılabilirliği, çok yoğun ön çalışmalara konu olur. Hazırlık sürecinde, ABD’den Avrupa’nın önde gelen ülkelerine oradan Sovyetler Birliği’ne uzanan bir demetten, yani, ayrımsız gelişmiş tüm ülkelerin uzmanlarından görüş ve öneriler alınır; onlara çok ayrıntılı raporlar hazırlatılır. Çok daha önemlisi, varsa yerli uzmanlara başvurulması; uzman yetiştirilmesi için çaba harcanması da sürecin ayrılmaz parçasıdır.

Döneme damgasını vuran kurumlaşmadır. Çünkü Cumhuriyet’i kalıcı kılacak olan kurumlarıdır. Bu bağlamda, çağdaş hukuk ve eğitimle ilgili kurumların oluşturulması; Merkez Bankası, Hıfzıssıhha Enstitüsü, Devlet İstatistik Enstitüsü, Maden Tetkik ve Arama, Elektrik İşleri Etüt İdaresi ve elbette Sümerbank ve Etibank’ın oluşturulması bu sürecin köşe taşlarıdır.

Sanayileşme kararlılığının çok güçlü bir kurumlaşmaya dayandığı ve o günlerde uygulamaya konulan kamu ekonomik kuruluşlarının yönetim yapısının dünyaya örnek olacak nitelikte olduğu, yabancı bilim insanlarınca da kabul edilmektedir,

Dünden Yarına Bilimsel Bilgi

Cumhuriyet sanayileşmesi, kapitalist gelişmeyi o günkü iç ve dış kendine özgü koşulları doğru değerlendirerek ve var olan olanakları kullanarak yakalama girişimidir. Bu sanayileşme atılımı, kurulan tesislerin bilimsel sağlamlığı nedeniyle çok başarılı olmuş ve izleyen yıllarda ülkemizde özel sanayinin gelişmesine büyük katkı yapmıştır. Daha sonra da bu kamu işletmeleri, uzun dönemli gelişme açısından nasıl yararlı olabilecekleri hiç düşünülmeden, tam bir bilimsellikten uzak tutumla ve pek çoğu sudan ucuza bir fiyatla özelleştirilmişlerdir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra başlayan küreselleşme süreci ise kapitalizmin niteliksel değişimidir. Özetle denilebilir ki küreselleşme, ekonomik büyümenin ve gelişmenin ana kaynağının teknolojik yenilik olduğunun ve bunun içsel, yani sistemin içinde üretilen bir özellik taşıdığının, bilimsel olarak kanıtlanmasının sonucudur.** Bir başka anlatımla, bir bilim dalı olarak ekonominin ana sorusu olan artığın ya da fazlanın kaynağı nedir sorusuna, çağımızda, çok büyük ölçüde teknolojik yenilik yanıtı verilmektedir. Bilinen bir gerçektir ki, her türlü teknolojik yeniliğin temelinde de bilimsel bilgi vardır. Bu olgu, bilgiyi, emek ve sermaye gibi bir temel üretim girdisi ya da gücü durumuna getiriyor. Bir farkla ki bilgi kullanıldıkça yok olmuyor; tersine, kök ya da tohum özelliğiyle daha fazlasına kaynaklık ediyor; birikimli artıyor. Ülkeler bu gelişmelerin bilinciyle küresel yarışta önlerde yer almak amacıyla, bilgi üretimi ekseninde ulusal yenilik sistemleri oluşturma çabasına girmişlerdir.

Türkiye küreselleşme sürecinde neler yapıyor?

Özeliyle, kamusuyla en ileri teknoloji ürünleri, cep telefonundan bankacılık işlemlerine sosyal medyadan eğitimde akıllı kara tahtaya varıncaya dek, bazen fazlasıyla, kullanılıyor.

Ancak, Mustafa Kemal’in kültür dediği bilim artı uygarlık bütünlüğün gerçekleştirilmesi ya da bilginin toplumsallaşması ve teknolojik yeniliklerin olabildiğince yerli üretilmesi yönünde gerekli adımlar atılmıyor. Osmanlı’ya benzer bir bilim ve teknoloji politikası izleniyor. Teknoloji alınıyor ve kullanılıyor; onun temeli olan bilim ise tümüyle unutuluyor.

AKP iktidarının bilimsel bilgiyi savsaklamasının biri sayısal, diğeri de niteliksel ya da kurumsal iki boyutu var.

Sayısal boyut, yurtiçi ulusal gelirden “Araştırma ve Geliştirme”ye (AR-GE) ayrılan paydır. OECD’nin en son verilerine göre bu oran, İsveç, Kore, İsrail gibi ülkelerde yüzde 3,5 dolayındadır; AB ortalaması yüzde 2’ye yakındır. Türkiye’de AR-GE’ye ulusal gelirden ayrılan pay son on yıl boyunca anlamlı bir artış göstermemiş; yüzde 0,74’den yüzde 0,84’e çıkarılabilmiştir. Anlamlı bir AR-GE temeli yaratılabilmesi için, ulusal gelirin en az yüzde 1’inin AR-GE’ye ayrılması gerektiği, genellikle vurgulanan bir görüştür. Benzer bir sayısal yetersizlik araştırmacı sayısında görülüyor; örneğin AB ülkeleri ortalaması olarak çalışan kişi başına araştırmacı oranı, 1,9’a karşı 6 ile Türkiye araştırmacı oranının üç katından fazladır.

Nitelik yönünden Türkiye bilim dünyasının durumu yürekler acısıdır. Ülkemizde akademik özgürlük, yani bilimsel araştırma özgürlüğü, geçmişte de genel olarak düşünce ve anlatım özgürlüklerinin sınırlı olması nedeniyle, 1961- 70 dönemi bir tarafa bırakılırsa, sınırlı kalmıştır. Ancak, 2002 sonrasının AKP iktidarı, akademik özgürlük alanını adım adım daraltmıştır.

Bilimsel bilgi üretim birimleri ve kurumları, TÜBİTAK, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ve sayıları hızla artırılan üniversitelerin çok büyük bir bölümü, AKP hükümetinin, yani siyasetin dar kalıplarına sokulmuş bulunuyor. Bilimsel bilginin başlıca alt kurumları, Türkiye İstatistik Kurumu, Maden Tetkik ve Arama, Devlet Planlama Teşkilatı; bakanlıkların AR-GE birimleri de siyasetin kadrolaşma anlayışıyla yapılandırıldı. Böyle olunca da, bilimsel bilgi üretiminin temeli olan akademik özgürlük tümüyle yok edilmiş oluyor. Devlet üniversitelerinin yönetimleri YÖK eliyle hükümet tarafından oluşturuluyor; bu olgu, araştırmacılar üzerinde dolaylı bir baskı yaratıyor.

Bilimsel özgürlük üzerine çok daha ağır doğrudan darbe TÜBİTAK’tan geldi. 2003’ten sonra yönetimine hükümetçe el konulan TÜBİTAK, bilimi halka yaymak amacıyla yıllardır yayımlanan kendi Bilim ve Teknik dergisinde, Charles Darwin’in 200. doğum yılı nedeniyle yayımlanacak bir bilimsel yazıyı sansür etti; derginin kapağı değiştirildi (Mart 2009 sayısı). Böylelikle

TÜBİTAK, yalnız Türlerin Kökeni adlı yapıtıyla Evrim Kuramı’nın büyük öncüsü olan bir bilim insanını yasaklamakla kalmadı, buna ek olarak biyolojiden ekonomiye çağdaş bilimin tüm dallarının gelişmesinde birinci derecede etkili olan bu kurama dayalı bilimsel çalışmaları yok saydığını da gösterdi. TÜBİTAK bu tutumuyla, kimi bilimsel gerçeklere nasıl önyargılı olduğunu kanıtlıyor. Ülkenin en üst bilim kurumunun böyle bir özellik kazanmış olması başlı başına bir bilimsel cinayettir.

Hükümetin bilimsel bilgi üretimine öncülük eden kurumların yönetimine el koyma süreci 2011 yazında TÜBA ile devam etti. Uzun uğraşılardan sonra TÜBA’nın yönetimi tümüyle AKP’lileştirildi. Bunlarla da yetinilmedi. Toplumun bilimsel bilgi üretiminin temeli, doğum öncesinden başlayarak, çocuğun ve gencin yetişmesiyle biçimlenir. AKP hükümeti 2012’de yaptığı 4+4+4 düzenlemesiyle, üniversite öncesi eğitimi de, Başbakan’ın kendi deyimiyle dindar nesiller yetiştirmek amacıyla yeniden yapılandırmış bulunuyor!

Bilim kurumları siyasallaşıp, eğitim ve öğretim bilimsellikten hızla uzaklaşınca, toplumsal yaşamın günlük işleyişi de bilimsel düşünceden iyice uzaklaşıyor.

Devlet kurumlarınca üretilmesi gereken sayısal veriler, örneğin işsizlikle ilgili istatistikler, güven vermiyor. ÖSYM’nin sınav sonuçları kuşku yaratıyor. Bilirkişi raporlarının hazırlanması bile bilimsellikten uzak olabiliyor. Yalnız anayol ve caddeler ya da metro anlamında değil, cami yerlerinin seçimi gibi kentsel altyapı uygulamaları; derelerin hidroelektrik santral (HES) yapımına tahsisi; tarih ve kültür varlıklarının, deniz kıyılarının ve göllerin korunması gibi yeni değerler toplumsal gündeme gelemiyor; yanlış kullanımlar ve yağmalar iç ve dış kamuoyunda yeterince güçlü bir tepkiyle karşılaşmıyor, yalnızca kimi bireysel karşı çıkışlara konu olabiliyor.

Doğrudur; AKP, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın başına, 2011’de Bilgi’yi ekledi. Ancak Bilgi Bakanlığı’nın ilk bakanı Ocak 2012’de ABD ziyaretinde ünlü üniversitelerden Massachusetts Institute of Technology’yi (MIT) ziyaret etti ve rektöre sizin laboratuvarlarınızda- elbette parasıyla- araştırmalar yaptıracağız dedi.

Hemen her ülkenin kendi ulusal yenilik sistemini oluşturduğu; ürün fazlası elde etmenin ana kaynağının bilimsel ilerleme ve buna dayalı teknolojik yenilikten geçtiğinin kanıtlandığı; bilimsel üretimde güçlenemeyen ülkelerin küresel ekonomik yarışta geri kalmakta oldukları bir sırada, Bilim Bakanı’nın bu anlayışı, Cumhuriyet’in bilimin öncülüğünde biz yaparız düşüncesine, oradaki iç güvene ve kararlılığa ne kadar yakın sayılabilir?

AKP’nin, yerli bilimsel üretimi bir tarafa bırakan ve teknolojiyi dışarıdan satın almaya dayalı politikası, bilimsel üretim kurumlarını iyice işlevsizleştiriyor. Böyle bir süreç, Türkiye’nin olası bilim insanı gizilgücünü (potansiyelini) törpülüyor; yerli bilimsel üretimin birikimli bir biçimde artışını sekteye uğratıyor.

Ek olarak günümüzde teknolojik yeniliklerin nitelikleri, eğer buharlı makineyi birinci; elektrikli ve içten yanmalı motorları ikinci ve bilgisayar kullanımını da üçüncü aşama sayarsak, bu son dönemde çok farklılaşmıştır. Teknolojik yenilikler sürekli değişim geçiren bir süreç özelliği kazanmış bulunuyor. Böyle olunca da teknoloji çok daha hızlı bir biçimde eskiyor, ilk çıkışında çok pahalı satılıyor, süreç olduğu için anahtar teslimi satın alınamıyor, alım işinin de sürekli olması gerekiyor ve böylece dışa bağımlılığı kalıcılaştırıyor.

Özetle AKP hükümetinin bilime ve teknolojik gelişmeye bakısı, Cumhuriyet’in bilime bakışından tam anlamıyla bir sapmadır. Bu sapmanın kalıcılaşmaması için çaba harcanması, Cumhuriyet’in bilimin yol göstericiliği yaklaşımına yaşamın her alanında sahip çıkılması günümüzde her zamankinden çok daha fazla önem kazanmış bulunuyor.