“Atatürk İhtilali” Kitap Değerlendirmesi – Onur Der

tarafından
282
“Atatürk İhtilali” Kitap Değerlendirmesi – Onur Der

 “Lotus-Bozkurt” davası sonrası Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine Bozkurt soyadı verilen Mahmut Esat Bey, henüz 28 yaşında İzmir milletvekili olarak girdiği Meclis’te kısa bir süre sonrasında İktisat ve Adliye Vekilliği görevlerini de yerine getirmekle beraber Türk Medeni Kanunu’ndan kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanmalarına kadar Türk Devrimi’nin birçok aşamasında görev almıştır. Bu yazıda ise Cumhuriyet’in gözü pek ve cesur vekili Mahmut Esat Bozkurt’un 3 farklı kitabının birleşiminden oluşan “Atatürk İhtilali” adlı eserini incelenmeye çalışılacak. Kitabın hacmi ve derinliği oldukça geniş olduğundan dolayı bu yazıda yalnızca “Birinci Kitap” incelenecektir; fakat birinci kitabın kapsamı oldukça geniş olduğu için bu kısıtlı yazıda her noktaya değinilememiştir. Bu noktada da değerli okuyucunun anlayışına sığınıyorum.

“Bu kitabı, Osmanlı İmparatorluğu’nun düşüşüyle başlayan Atatürk İhtilali’ni, Türk ulusuna safha safha anlatmak için yazdım.” (s. 33) cümlesiyle kitabın yazılış amacını ortaya koyan Bozkurt; “İhtilallerin Felsefesi” ve “Hak Anlamı Karşısında İhtilal Bir Hak Mıdır?” başlıkları altında ihtilal kavramını açıklamaya ve Türk Devrimi’nin ideolojisini o günün çağdaş ideolojileri ile karşılaştırmaya çalışmaktadır. M. Esat Bozkurt, böylece o güne kadar yapılmayan bir işe girişerek o günün ideolojileri arasında Kemalizm’e bir yer açma gayreti içerisindedir.

Kitabın ilk bölümünde M. Esat Bozkurt, ihtilal kavramını öncelikle sosyalist, faşist ve nasyonal sosyalist ideolojilerdeki sonrasında ise ansiklopedilerdeki tanımları üzerinden açıklamaya çalışır. Burada başvurulan kaynaklar ise ihtilalleri yapan partilerin programlarıdır. Şu ana kadar yorumlarına rastlamadığımız Bozkurt “Gözden geçirdiğimiz ansiklopediler, ihtilali, siyasal ve sosyal bakımlardan değerlendirmektedirler. Açıkça ekonomik meselelerden bahsetmiyorlar. Bence bu bir noksandır.” (s. 68) diyerek kitabın bu bölümünden itibaren kendi düşüncelerini ortaya koymaktadır. Bozkurt, ansiklopedilerdeki tanımlardan ayrıldığı noktayı bir ihtilalin mutlaka ekonomik temelde de değişiklikler yapması zorunluluğu olarak görmektedir. Bozkurt’a göre ihtilal, “siyasal, sosyal ve ekonomik bakımlardan mevcut bir nizam yerine; yine siyasal, sosyal ve bilhassa ekonomik bakımdan zorla ve çoğunlukla silah gücüyle başarılan, yeni ve ileri bir nizam kuran harekettir.” (s. 69) Bu tanımda dikkat etmemiz gereken birkaç nokta olduğunu düşünüyorum. İlk olarak, bir ihtilal mutlaka ilerici olmalıdır. Toplumu ileri götürmeyen ama siyasal, sosyal ve ekonomik anlamda yeni bir düzen oluşturan hareketler ihtilal olarak tanımlanamazlar. İkinci olarak, tam ve olgun anlamda bir ihtilalden söz etmek için hem siyasal hem sosyal hem de ekonomik anlamda yeni bir düzen kurulmalıdır. Bozkurt, bu çerçevede 1905 Rus İhtilali’ni, 1908 Osmanlı İhtilali’ni ve 1848 Fransız İhtilali’ni, tam ve olgun bir ihtilal olarak tanımlamazken; 1789 Fransız İhtilali’ni, 1917 Rus Sosyalist İhtilali’ni ve 1919’da başlayan Atatürk İhtilali’ni tam ve olgun ihtilal örnekleri olarak vermektedir: “Sembolü altı ok olan Türk İhtilali, bu esaslar içinde bütün bir geçmişi tasfiye etti. Ve onun yerine ekonomik, sosyal, siyasal yönlerden en radikal bir yenilik yarattı.”. (s. 53) Üçüncü olarak, Bozkurt, “… zor ve silah gücü, herhangi bir ihtilalin unsurları değil, fakat çoğunlukla ihtilallerin başarılması için zaruri vasıtalardır.”. (s. 70) demektedir. Buradaki zaruri kelimesinin zorunlu anlamında değil de gerekli anlamında kullandığını düşünüyorum. Çünkü Bozkurt kuvvete başvurmanın her zaman şart olmadığını kitapta başka bölümlerde de öne sürüyor. Sadece bu cümleden yola çıkarak silahlı mücadelenin ve şiddetin ihtilallerin ayrılmaz bir parçası olduğunu iddia etmek Bozkurt’un gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Ona göre bir ihtilali başarılı kılan belli başlı, biricik etkenler zekâ ve bilgi, taktik, feragat ve ölümden korkmamaktır. (s. 73)

İhtilallerin siyasal hedefini “… ulusu, elden geldiği, mümkün olduğu kadar egemen kılmaktır. ‘Egemenlik ulusundur’ prensibini mutlak sınırlarına vardırmaktır.” diyerek tüm araçlarıyla birlikte demokrasinin gerçekleştirilmesi olarak tanımlamaktadır. Bozkurt, tam bu noktada ulusların demokratik yollardan irticaya teslim olma haklarını sorgulamaktadır ve “Egemenlik haklarına dayanarak bir milletin gerileme, geri gitme hakkı yoktur.” (s. 71) sonucuna varmaktadır. Bu sonucu “İleri sürdüğümüz teze göre, cumhuriyetten hilafete, saltanata, krallığa inmek şöyle dursun, bunların meşrutisine bile dönmeye, bir milletin hakkı olmaması lazımdır. Çünkü bu halde millet, egemenliğinden kısmen olsun feragat etmektedir.” (s. 72) cümlesiyle detaylandıran Bozkurt’a göre, irticacı hareketlere demokratik düzende yer verilmemelidir. Varoluşları demokrasinin gereği olarak nitelendirilse dahi, iktidara geldikleri takdirde demokratik kurumları kısmen veya tamamen kaldırmak arzusunda olan hareketlere demokrasi adına izin verilmemesi gerektiğini öne sürmekte ve burada da çok önemli bir argümanı bizlere sunmaktadır: “… modern demokratik anlayışa göre, ulus egemenliği bölünme kabul etmez, egemenliği kısmen veya tamamen kaybeden milletler hürriyetlerinden vazgeçmişler demektir.” (s. 72). Bugün gerçek anlamda demokratik bir düzene sahip olamayışımızın esas nedeni de bu bölünmeden kaynaklanıyor olsa gerek.

Bozkurt, ihtilalleri hayatın bir gereği olarak tanımlamak ile birlikte “…Doğal hakların en başında gelir. İhtilal, milletlere insan gibi yaşama olanaklarını veren en yüce bir kuvvettir. Başka bir ifadeyle, ihtilal, tarihin alın yazısıdır.” (s. 34) diyerek uluslar için ihtilalin her zaman bir hak olduğunu öne sürmektedir. Bu noktada ihtilallerin esas kaynağının ise halk olduğunu düşünmekte ve kitapta da bu düşüncesini şu cümleyle ifade etmektedir: “Fakat bunun (kanunun) üstünde bir yaptırma gücü vardır ki, bu da milletin kendisidir, kendi varlığıdır.” (s. 34). Halk desteğini arkasına alan bir ihtilal girişiminin başarılı olabilmesi için şart koşulan bir başka etken ise ihtilali başaranların birbirine girmemesi olarak yorumaktadır. Bu noktada 1789 Fransız İhtilali önderleri, Danton ve Robespierre, arasında çıkan ihtilaf da örnek olarak verilmektedir.

Kitabın bir bölümünde inkılap ile ihtilal kavramlarını karşılaştıran Bozkurt, iki kavramı birbirinden şu şekilde ayırmakta: “İhtilal, bir şeyin esasından değişerek, yerine yepyenisinin geçmesidir. … İnkılap, bir şeyin aslını muhafaza ederek başka bir kalıba girmesi, başka bir hale dönüşmesidir.” (s. 151) Bu konuda Bozkurt ile aynı tanımı benimseyerek ilk ve orta öğretimde anlatılan “Atatürkçülük”ün altı ilkesinden birinin devrimcilik veya ihtilalcilik değil de inkılapçılık olarak adlandırılmasının de bilinçli bir tercih olduğu sonucuna varıyoruz.

Kitapta ölüm ve cesaret üzerine oldukça ağır bir vurgu olduğunu belirtmek durumundayız. “Ölümden korkmamak, ihtilalin başarısını hazırlayan büyük hasletlerdendir. Bununla beraber, aslolan ölmek değil, icabında öldürmektir. Ve yine icap edince hayatı hakir görmek, ölümün üstüne güle güle yürümektir. Atatürk, ‘Yolunuzda bir asker gibi ölmeye hazırız’ diyenlere; ‘Yolumda ölmeye değil, yaşamaya ve öldürmeye hazır olunuz! Döğüş sanatında aslolan ölmek değil, öldürmektir’ derdi. Bu böyle olmakla beraber, saati çalınca ölümü, bir dost kucaklar gibi kucaklamak, büyük davaların ardı sıra koşan ihtilalciler için bir gerekliliktir.” (s. 85)  Bu cümleleri yorumlamaya çalışırken dikkat edeceğimiz şey muhakkak ki o günün koşullarıdır. Bu satırların yazıldığı 1930’lu yılların sonlarına doğru ilerlerken çok yakın bir geçmişte arkada bırakılan bir Kurtuluş Savaşı ve aralıksız devrimler süreci vardır. Yeni bir ulus yaratma sürecinde, ülkenin kurucu kadroları oldukça heyecanlı olmakla birlikte halka da bu heyecanı hissettirme çabasındadırlar. Bu çaba, bahsedilen dönem incelendiğinde kolaylıkla fark edilecektir. 1919’da başlayan yaklaşık 20 yıllık süreç ve bahsettiğimiz çabadan dolayı ölümü kutsallaştırma çabası anlayışla karşılanmalıdır. Çünkü kurucu meclisin birçok üyesi sadece meclis sıralarında değil cephede de düşmanla savaşmıştı. Bugüne gelecek olursak, ölümü bu şekilde kutsallaştırmamızın herhangi bir mantıklı tarafı yoktur. Kemalizmin tüm aydınları 2000’li yıllara girmeden katledilmişken, kaybedecek tek bir tane arkadaşımız dahi yoktur. Bugün aynı cesaretle ama ölümden kaçınarak, yaşayarak ve yaşatarak Türk Devrimi’ni korumak Türk gençliğinin asli vazifesidir.

            Kitabın ilerleyen bölümlerinde Kemalizmi halihazırda var olan ideolojilerle karşılaştıran Bozkurt bence yanlış bir saptama yapmaktadır: “Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktır, Türk milletidir. Piramide benzer; temelleri halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki, bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de, bundan başka bir şey değildir.” (s.99) Kemalizmi tamamen demokratik olarak tanımlarken demokrasi ile hiçbir yakınlığı bulunmayan siyasal sistemlerin Kemalizm ile nasıl bağdaştırıldığı kitap içinde cevaplandırılmamış bir soru olarak kalıyor. Aynı zamanda Kemalizmin otoriter olduğu ve otoritenin demokrasi için olmazsa olmaz olduğu da ileri sürülüyor. Bozkurt, aslında liderlik kavramı üzerinden bir benzerlik kurmaya çalışsa da görünüşte nasyonal sosyalizm ile Kemalizmi bir tutuyormuş izlenimi oluşturmaktadır ki bunun okuyucunun gözünde oluşan yanlış bir izlenim olduğunu az sonra göstereceğiz. Ama burada atlanılmaması gereken bir nokta var ki o da kitabın yazıldığı tarih aralığında Hitler’in II. Dünya Savaşı sırasında yaptığı Yahudi Soykırımı’na dair ortada henüz bir şey bulunmamaktadır. Bozkurt’un 1943 yılında, II. Dünya Savaşı’nın bitiminden önce vefat ettiği gerçeğini de göz önünde bulundurursak yapılan saptamalardan Bozkurt’tan bir ırkçı devşirme çabaları boşa çıkmaktadır ki Bozkurt kitabında Kemalizmi nasyonal sosyalizmden ayıran noktaları şöyle tanımlamaktadır: 1. Ekonomik bakımdan bu rejimle Türk rejimi esasta fark yok gibidir. Her ikisi de devlet sosyalistliğine dayanır. Mülkiyet hakkını ve ferdi tanırlar. 2. Türk ve Alman rejimleri her ikisi de milliyetçi olmakla beraber, arlarında küçücük bir fark vardır. Alman rejimi milliyetçilikte raciste, yani ırkçıdır. Türk rejimi ise, ırkçı değildir. Daha ziyade kana değil, kültüre ve dile önem verir. 3. Milli sosyalizm, emperyalisttir. Türk rejimi bunu kabul etmek şöyle dursun, esasından reddeder ve bu gibi eğilimleri suç sayar. 4. Milli sosyalizm, Hitler diktatoryasıdır. Türk rejimi ferdi diktatörlüğü de kabul etmez, ulus egemenliğine dayanır.” (s. 219) Kemalizmin ve Faşizmin ayrıldıkları noktaları ise, “Bu devlet sistemi (faşist); 1. Diktatörlüktür. Türk rejimiyle bunda uyuşmaz. 2. Korporasyonlar devletidir. Kuvvetini buradan alır. Milleti bu kurumlar temsil eder. Türk rejiminde millet kendi kendini temsil eder. 3. Emperyalisttir. Bu emel Türk rejiminde nefret edilen bir şeydir. Her bakımdan bu rejimle bizimki arasında benzerlik yoktur. Geri bir rejimdir. Ortaçağ rejimidir. 4. Faşizm, hükümdarlığı kabul eder. Kemalizm cumhuriyetçidir.”(s. 220) olarak tanımlamakta. İki alıntıdan da anlaşılacağı üzere; Bozkurt, Kemalizmi nasyonal sosyalizm ve faşizmden çok kalın çizgilerle ayırmaktadır ve bir yandan da liderlik özelinde kurduğu benzerlik dolayısıyla kitap içerisinde kendisiyle çelişkiye düşmektedir.

Bozkurt, Türk Devrimi’nin düşünce önderlerinin hepsinin ortak özelliği olan gerçekçiliği de kitabına yansıtmış. Komünizm hakkındaki düşüncelerini “Komünizmin asıl aksayan yanı, çok güzel olmasındandır! O kadar güzel ki yeryüzü ile anlaşamıyor!” (s. 220) şeklinde özetleyerek komünizmin özde en ileri sistem olduğunu belirtiyor; fakat bunu yaparken komünizmin hayata geçebilmesi için tüm insanların komünizmin esaslarını benimsemesinin zorunluluğunu vurguluyor. Komünizminin bir şey başaramamasının ve başaramayacak olmasının sebebini ise komünizmin insanların fizyolojik ve psikolojik eğilimlerine uygun olmamasıyla açıklıyor. Komünizm tartışması üzerine Türk devletinin ekonomik modelini açıklamaya koyulan Bozkurt, “(Devlet sosyalizmi) Özel mülkiyeti tanıyan, fakat insanın insan tarafından sömürülmesini önlemek ve milli kalkınmayı başarmak için devlete ekonomik işlerde kontrol ve teşebbüs hak ve yetkilerini kabul eden bir sistemdir.” (s. 223) demekte. Özel mülkiyetin ve serbest rekabetin insanın yaratılışı gereği ve medeniyetin ilerlemesi için şart olduğunu ileri süren Bozkurt aynı zamanda “Devlet bir tokat vuranı bile cezalandırıp dururken, kalın sermayeleriyle binlerce ve binlerce insanı sömürenlere nasıl göz yumabilir?” diyerek sermaye egemen düzene karşı tavrını da ortaya koyuyor. Devlet Sosyalizmi olarak adlandırdığı ekonomik modelin pratikteki uygulamalarını ve hedefini de “Bugün yiyeceğimiz, içeceğimiz, giyeceğimiz, hemen her şeyimiz memleketimizin yarattığı şeylerdir. … Türkiye bütün komşu milletleri giydirecek, kuşatacak, bütün ihtiyaçlarını temin edecek bir kudrette bulunacaktır.” (s. 231) olarak tanımlamakta. Bu tanımlarda göze çarpan ilk gerçek ulusal bağımsız bir ekonominin gerçekleştirilme arzusu olmakla birlikte bu arzu çok kısa bir sürede devlet sosyalizmi politikalarıyla büyük oranda gerçekleştirilmiştir.

Kitabın küçümsenmeyecek bir bölümünü laiklik tartışmasına ayıran Bozkurt, İkinci Teşkilat-ı Esasiye çalışmaları sırasındaki laiklik tartışmalarını aktarıyor. Din ile devlet işlerinin birbirine karıştırılmasının Türk ulusu için bir felaket olduğunu ileri sürdüğü bir toplantıda Kâzım Karabekir’in ve Ali Fethi Okyar’ın şiddetli muhalefetine maruz kalan Bozkurt, Okyar’ın tartışma sırasındaki “Canım böyle işleri karıştırmayalım. Biz ihtilalci miyiz? Yoksa devlet idarecileri miyiz?” (s. 246) sözlerine de yer vererek Türk Devrimi’nin gerçekleştirme aşamalarında karşılaşılan zorlukların çok küçük bir örneğini de aslında gözler önüne seriyor.

Laiklik tartışmasını devletin tüzel kişiliği ve dinlerin insanlara yükledikleri sorumlulukları bu tüzel kişilikten dolayı gerçekleştiremeyecek olması üzerine kuran Bozkurt, “… bir devlet tasavvuru mümkün müdür ki, abdest alarak beş vakitte namaz kılsın? Ramazanlarda oruç tutsun? Devlete din izafe etmek, bu kadar gülünç ve bu kadar ahmakça bir şeydir.” (s. 245) diyerek din devleti tanımının yanlışlığını vurgulamaktadır. Bunun yanı sıra, din ve devlet işlerinin birlikte yürütüldüğü durumlarda devletin dini direktiflerle yönetildiğini ve bunun da yöneticiler tarafından halk üzerinde bir tahakküm oluşturulmasında kullanıldığını belirtmektedir. Bozkurt, Türk Devrimi’nin laik oluşunun şartlarını ise şu şekilde özetlemekte:1. Dinle devleti birbirinden ayırarak modern bir devlet kurmak için. 2. Dini, Türk’ün ilerleme adımlarının önünde engel olmaktan çıkarmak için. 3. Ve nihayet modası ve manası yok olmuş, bütün bir tarih içinde Türk’e yalnız ve sadece zararı dokunmuş böyle bir müesseseyi (hilafeti) yok etmek için. 4. Ulusal duyguyu uyuşukluktan korumak, ona hızını vermek için.”. (s. 244) Türk Devrimi’nin laik karakterini böylece ortaya koyan Bozkurt aslında 2020 Türkiyesi’nin sorunlarına dair de bir çözüm taslağı sunmaktadır. Laiklikten verilen ödünlerin ulusal duygumuzu parçaladığı ve ulus devletin sadece dini açıdan değil, aynı zamanda etnik ve cinsel açılardan da tartışılmaya başlandığı bugün, aklı ve bilimi dünya düzeninde tekrar egemen kılmanın metotları üzerine düşünmek ve düşündüklerimizi de hayata geçirmek zorundayız. Bu aşamada da en büyük görev yine şüphesiz Türk gençliğine düşmektedir.

Özetle; Türk Devrimi’nin felsefesini ortaya koymaya, ideolojisini anlatmaya çalışan Mahmut Esat Bozkurt’un bu kitabını her Türk gencinin okuması gerektiğine inanıyorum. Bugünün sorunlarını anlamak ve bu sorunlara çözümler üretebilmek için başarısını, yaşadığımız topraklar üzerinde kanıtlamış bir ideoloji olan Kemalizmi, Türk Devrimi’nin önder kadrolarından okumak bizlere en büyük faydayı sağlayacaktır.

“Türk genci! Atatürk’ün sana emanet ettiği Cumhuriyet’i korurken, sen de dimdik ayakta duracaksın, sen de şimşekli boraların yıldırımları içinde göz kırpmadan bekleyeceksin…

Alınlar yüksekte… gözler ileride!

Aşacağın yollar uzundur. Taşlı, çakıllıdır. Sen bu mesafeleri icabında yalınayak aşacaksın… ayakların kanayacak, acıyacak. Fakat mutlaka aşacaksın. Mesafeler kanayan ayaklarının altında bitecek… taşlarıyla, çakıllarıyla eriyecek, amacına yol açacaktır.

Kalpler yüksekte hep ve daima ileri!” (s.128)

  • Bozkurt, Mahmut Esat. (2009). Atatürk İhtilali. İstanbul: Kaynak Yayınları

Onur Der

Atatürk İhtilali Mahmut Esat Bozkurt